content top

Aile Hukuku

AİLE KAVRAMI ve AİLE HUKUKUNUN KONUSU

A. AİLE KAVRAMI
İnsan topluluğunun çekirdeği ailedir. Aile, toplumun en küçük yapı taşıdır. Dar anlamda aile, karı ve kocadan meydana gelen topluluktur. Bu haliyle dar anlamda kullanılan aileye “evlilik birliği” adı verilmektedir. MK. md. 185, 186, 188, 191, 195 evlilik birliği kavramına yer vererek bu anlamda aileyi ifade etmek istemiştir. Geniş anlamda aile, karı, koca ve çocuklardan meydana gelen topluluktur. Velayeti düzenleyen Medeni Kanun’un 315. maddesi vd. bu anlamda aileyi ele almıştır. En geniş anlamda aile, ev otoritesine tabi olarak aynı çatı altında yaşayan kimselerden meydana gelmiş insan topluluğudur. Bu kavrama, ana baba ve çocuklar dışında kan bağıyla bağlı olan hısımlar, kayın hısımları, bir sözleşme ilişkisi nedeniyle aileyle bir arada yaşayan işçi, hizmetli ve yardımcıları girmektedir. MK. md. 367- 370 bu tür aileyi “ev düzeni” adı altında ele almıştır.
Toplumsal bir olgu ve müessese olan aile, büyük önemi dolayısıyla Anayasada düzenlenmiştir. Şöyle ki;
Anayasanın 41. maddesinde, “ Aile, Türk toplumunun temelidir. Devlet ailenin huzur ve refahı için özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ve uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.” hükmü yer almaktadır. Böylece Türk toplumunda ailenin önemi belirlenmekte, ailenin, ananın ve çocukların korunması için gerekli önlemleri almak devlete bir görev olarak yükletilmektedir.
Anayasanın 20. maddesine göre; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel ha­ya­tın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz”. Böylece aile hayatının gizliliğinin korunması Anayasa ile teminat altına alınmıştır.
AİLE HUKUKU
Aile hukuku, Medeni hukukun, kişilerin aile hukuku çevresindeki ilişkilerini düzenleyen kısmıdır. Medeni Kanun aile ilişkilerini aile hukuku başlığını taşıyan ikinci kitabında düzenlemiştir. Bu kitap üç kısıma ayrılır. Birinci kısım evlilik hukukudur. Bu kısımda, evliliğin nasıl kurulduğu, devamında hangi hükümlere tabi olacağı ve nasıl sona ereceği hususları düzenlenmiştir. İkinci kısım ise, hısımlık hukukudur. Bu kısımda, ister evlilik içinde doğmuş olsun ister evlilik dışı birleşmeden, kişinin ana babası ve diğer hısımlarıyla doğumla kurulan ilişkisi ve bu ilişkiye bağlanan hükümler yer almıştır. Son kısım ise, vesayet hukuku olarak adlandırılır. Bu kısımda, normal bir aile düzeninin koruyuculuğundan yoksun küçükler ya da korunmaya muhtaç erginler için devlet kontrolü altındaki bir teşkilatın yani vesayet teşkilatının nasıl işleyeceği hususlarına yer verilmiştir.
II- AİLE HUKUKUNA HÂKİM OLAN İLKELER
İlişki Tiplerinin Sınırlı Sayıda ( numerus clausus) İlkesi
Borçlar Kanunundan farklı olarak aile hukukunda, fertlerin kurabileceği ilişkiler sınırlı şekilde kanunda öngörülmüştür. Fertler ancak bazı ilişkileri kurup kurmamakta serbesttirler. Örneğin, kişiler evlilik ilişkisi içerisine girip girmemekte serbesttirler. Ancak bir defa evlenmeye karar verirlerse, o zaman aile hukukundaki evlenme ve evliliğe ait kurallara uymak zorundadırlar. Görüldüğü üzere, taraflar Medeni Kanun’da belirtilen ilişkiler dışında kendi aralarında serbestçe herhangi bir ilişki düzenleyemeyecekleri gibi, Medeni Kanun’da düzenlenen ilişkilerin şartları ve sonuçlarını da serbestçe kararlaştıramazlar.
Geniş Ölçüde Emredici Kurallara Dayanma
Aile hukukunda yer alan kuralların çoğunluğu emredici niteliktedir. Bir diğer ifadeyle, aile hukuku alanındaki ilişkilerde irade özgürlüğüne yer verilmemiştir. Bunun sebebi, bir taraftan aile birliğini ve toplum düzenini, diğer taraftan ise aile fertlerini koruma amacı güdülmesidir.
Çocukları ve Zayıfları Koruma
Aile hukuku, çocukları ana ve babalarına karşı, vesayet altındaki kişileri vasi ve vesayet organlarına karşı korumaktadır. Ayrıca, korunma amacıyla belirli nitelikteki kimselerin özgürlüklerinin kısıtlanması da aynı amaca yöneliktir.
Devletin Müdahalesi
Ailenin toplumun temeli olarak görülmesi sebebiyle, Medeni hukukun bir dalı olmasına rağmen bu alanda kamu otoritesi büyük ölçüde kendini hissettirmektedir. Örneğin, devlet, evlenmenin yetkili merci önünde yapılmasına büyük önem vermektedir. Evlendirme merasimi hazırlıkları devletin denetimi altındadır. Devlet mutlak butlan sebebiyle evlenmenin feshi davası açma hakkını saklı tutmuştur. Ayrıca evlenme erginliğine erişmemiş olanların evlenebilmesi hakim kararına bağlıdır. Evlilik hayatında çocukların korunmasına ve vesayete ilişkin pek çok alanda devlet, mahkemeler ve vesayet organları aracılığıyla müdahalede bulunur.
5) Şekle Bağlılık
Aile hukuku ilişkilerinin kurulmalarında ve sona ermelerinde genellikle şekil zorunlu kılınmıştır. Evlenme, boşanma, soybağının reddi, kısıtlama, vasi atama, evlatlık ilişkisinin kurulması ve ortadan kaldırılması gibi hususlarda birtakım şekil mecburiyetleri getirilmiştir.
Eşitlik İlkesi
743 sayılı Medeni Kanun’u yürürlükten kaldıran 4721 sayılı yeni Medeni Kanun’da, yürürlükten kalkan Medeni Kanun’dan farklı olarak, kadın erkek eşitliğine dayalı düzenlemelere yer vermiştir. Nitekim kanunkoyucu Anayasa’nın 41. maddesine ( 3.10.2001 gün ve 4709/17 S. Kanun ile ek ibare olarak) Aile, “ eşler arasında eşitliğe dayanır” hükmünü öngörmüştür.

BİRİNCİ KISIM
EVLİLİK
BİRİNCİ BÖLÜM
EVLİLİK BİRLİĞİNİN OLUŞMASI
BİRİNCİ AYIRIM
NİŞANLANMA
KAVRAM ve HUKUKİ NİTELİĞİ
MK. md. 118 “ Nişanlanma evlenme vaadiyle olur.” hükmüne yer vererek nişanlanmanın, evlenmenin ön aşaması olduğunu ifade etmek istemiştir. Taraflar evlenmeden önce nişanlanarak nişanlılık kişisel durumunu kazanırlar. Nişanlanma aile hukuku nitelikli bağımsız bir akit olup, ileride birbirleriyle evlenmek isteyen ayrı cinsten iki kişinin, bu isteklerini karşılıklı olarak açıklamalarıdır. Böylelikle, ileride evlilik birliğini kurmak isteyen iki kişi, birbirini tanıma imkanına hasıl olacak, karşılıklı aile yaşantılarını öğrenerek, evlenmeye hazırlık dönemini, nişanlılık hukuki ilişkisi içerisinde geçireceklerdir.

Nişanlanmanın hukuki mahiyeti, üzerinde tartışılan bir konu olmakla birlikte, hakim görüş, nişanlanmanın bir medeni hukuk sözleşmesi olduğu yönündedir. Bu görüş bağımsız sözleşme görüşü olarak isimlendirilir.

NİŞANLANMANIN KURUCU UNSURLARI
Karşılıklı Evlenme Vaadi
Nişanlanmanın varlığı iki tarafın karşılıklı evlenme vaadinde bulunmasına bağlıdır. Sadece bir tarafın evlenme vaadi, nişanlanmanın oluşmasına imkân vermez. Nişanlanma vaadinin yapılması şekle bağlı değildir. Bu bağlamda, nişanlanma için merasim yapılması ya da yüzük takılması ne nişanlanmanın varlığı ne de geçerliliği için bir şarttır. Fakat her ne kadar, tarafların yüzük takıp takmaması ya da nişan merasimi yapılmış olup olmaması nişanın varlığı için önemli değilse de, ileride bir ihtilafın çıkması halinde, nişanın varlığı ya da yokluğunu ispat yönünden önemli bir rol oynar. Nişanlanma sözle veya yazı ile yapılabileceği gibi, bu yöndeki irade açıklaması açık veya zımni de olabilir.
Nişanlanma akdi kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarının açıklanmasıyla doğar. Bu bağlamda, nişanlanma iradesinin yalnızca nişanlanacak olanlar tarafından açıklanmasının gerekmesi nedeniyle, nişanlanma akdinin temsilci vasıtasıyla yapılması mümkün değildir. Fakat aracı ile yapılabilmesi mümkündür. Zira aracı, sadece tarafların irade beyanlarını birbirine götürür.
B. Nişanlanacak Kişilerin Ayrı Cinsten Olmaları
Nişanlılar ileride evleneceklerine göre, farklı cinsten olmaları gereği kendiliğinden anlaşılır. Zira aynı cinsten iki kişinin evlenmesinin yok hükmünde olması sebebiyle nişanlanmaları da yokluk sonucunu doğurur. Taraflardan birinin sonradan cinsiyetini değiştirmesi halinde, nişanlılık kendiliğinden geçersiz hale gelir.
III- NİŞANLANMANIN GEÇERLİLİK ŞARTLARI
A. KİŞİYE BAĞLI KOŞULLAR
1) Ayırt Etme Gücü
Nişanlanma akdini yapacak olanların ayırt etme gücüne sahip olmaları koşuldur. Zira ayırt etme gücü olmayanların yapabilecekleri geçerli bir irade açıklaması olmaması sebebiyle nişanlanma akdi geçersiz olur.
2) Yasal Temsilcinin Rızası
MK. md. 118/II’ye göre; “Nişanlanma, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça küçüğü veya kısıtlıyı bağlamaz.” Buna göre, nişanlanma akdinin bütün sonuçlarını doğurabilmesi için, kişi sınırlı ehliyetsiz ise yasal temsilcisinin rızası gerekir. Nişanlanma sırasında velayet hakkına ana babadan biri sahipse sadece onun rızası yeterlidir. Eğer sınırlı ehliyetsiz küçük vesayet altında ise, vasinin rızası gerekir. Sınırlı ehliyetsizin kısıtlı olması halinde ise, nişanlanma akdinin geçerliliği yine yasal temsilcisinin rızasına bağlıdır.
MUHTEVAYA İLİŞKİN KOŞULLAR
Kesin Bir Evlenme Engelinin Varlığı
Medeni Kanunumuz evlenme engellerini açıkça belirttiği halde, nişanlanma engelleri hakkında düzenlemeye gitmemiştir. Bununla beraber evlenme engellerinin mahiyetleri itibariyle nişanlanmaya da uygulanacağını kıyasen kabul etmek gerekir. O halde bir kimsenin hali hazırda evli olması, evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığı, MK. md. 129’da belirtilen kişiler arasındaki nişanlanma geçersizdir.
Ahlak ve Adaba Aykırı Olmama
Bu konuda üzerinde durulması gereken konu ikinci nişanlanmadır. Burada bir ayrım yapılması gerekir. Şöyle ki; nişanlı iken ikinci defa nişanlanan kişi, bu davranışı ile birinci nişanı bozmak istemişse, özellikle bunu sözleri ve davranışıyla açıklamışsa, gerçekte aynı anda iki nişanlılık söz konusu değildir. Zira birinci nişan sona erdirilmiştir, ikincisi geçerlidir. Buna karşılık bir kişi aynı zamanda iki nişanlılığı birlikte yürütmek üzere ikinci defa nişanlanmışsa ikinci nişanlanma ahlaka aykırılık sebebiyle hükümsüzdür.

Nişanlanma akdinin koşula veya zamana bağlı olarak yapılabilmesi mümkündür. Buna göre; nişanlananların, nişanlılık durumunun ileri bir tarihte başlamasını kararlaştırmalarına bir engel yoktur. Örneğin; 1 nisanda nişanlanma konusunda anlaşan tarafların, nişanlılık ilişkisinin 1 hazirandan itibaren başlamasını kararlaştırmaları mümkündür. Böyle bir durumda 1 hazirandan önce nişanlılık hükümleri uygulanmaz ve taraflardan biri bu tarihten önce nişanlanmaktan vazgeçerse nişanı bozma hükümleri uygulanmaz. Ayrıca, kararlaştırılan şartın geciktirici ya da bozucu olması mümkündür. Nişanlılardan birinin sınıfı geçmesi halinde nişanlılığın başlayacağının kararlaştırılması halinde şart geciktirici, bir ameliyatın başarılı olmaması halinde nişanlılığının sona ereceğinin kararlaştırılması durumunda şart bozucudur.
IV- NİŞANLILIĞIN HÜKÜMLERİ
A. Sadakat Yükümlülüğü
Nişanlılardan her biri, nişanlılığın devamı süresinde, diğer nişanlıya karşı sadakatle yükümlüdür. Evlenmeyi vaad etmiş kişilerin, birbirlerinin evlenme isteğini olumsuz şekilde etkileyecek davranışlardan kaçınmaları da bu kapsamdadır. Söz konusu yükümlülük, dürüstlük kuralından ve örf ve adetten kaynaklanır.Sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışlar, diğer nişanlının nişanı bozması için haklı bir sebep oluşturur ve bu sebeple nişanın bozulması halinde, nişanı bozan tarafa, kusurlu diğer nişanlıdan tazminat isteme imkanı verir ( MK. md. 120).
B. Destekten Yoksun Kalma ve Manevi Tazminat İsteyebilme
Nişanlılardan birinin öldürülmesi halinde, diğer nişanlı üçüncü kişilerden destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilir. Zira nişanlının ölümü ile sağ kalan nişanlı, müstakbel eşin desteğini kaybetmiştir ( BK. md. 45/II). Ayrıca, nişanlılardan birinin ölümü üzerine sağ kalan nişanlı, ölüme sebep olan kişiden manevi tazminat isteminde bulunabilir ( BK. md. 47).
Şahitlikten ve Hâkimlikten Kaçınma Hakkı
Nişanlılardan biri, diğerinin davacı ya da davalı olduğu bir davada ya da nişanlının sanık olduğu bir ceza davasında tanıklık yapmaktan kaçınabilir ( HUMK. md. 245 b. 1; CMK. md. 47 b. 1). Bu düzenlemeler nişanlının diğerinin bir yakını olması sebebiyle ilgilidir.
Aynı şekilde, nişanlılardan biri diğeri ile ilgili davada hâkimlikten ya da hakemlikten kaçınabilir. Diğer taraf da sırf bu sebeple hâkimi ya da hakemi reddedebilir.
D. Evlenmeyi Gerçekleştirme
Evlenme için gerekli işlemlere girişmek ve sonunda gerekli şekilde evlenme iradesini açıklamak yükümlülüğü, bu husustaki vaadin doğal bir sonucudur. Fakat şu hususu da önemle vurgulamak gerekir ki; evlenmeden kaçınan nişanlı evlenmeye zorlanamaz. Zira MK. md. 119/I’e göre; “ Nişanlılık evlenmeye zorlamak için dava hakkı vermez. Evlenmeden kaçınma hâli için öngörülen cayma tazminatı veya ceza şartı dava edilemez; ancak yapılan ödemeler de geri istenemez..” Bu düzenleme Medeni Kanunun evlenmenin tamamen serbest irade ile gerçekleşmesine önem vermesinden kaynaklanmaktadır.
Belirli bir nişan ilişkisinde, bir nişanlının, gerekli zamanda yükümlülüğünü yerine getirmeyeceğinin anlaşılması, diğer nişanlıya nişanı bozması için haklı sebep sağlar. Bu haklı sebeple nişanı bozmuş olan taraf, kusurlu olan nişanlıdan tazminat isteyebilir ( MK. md. 120).
Nişanlının Medeni Kanun Anlamında Yakın Sayılması
Medeni Kanun iki yerde bir kişinin yakınlarının korkutulmasını, onlara karşı suç işlenmesini müeyyideye bağlamıştır. MK. 151 bir kimsenin “ …yakınlarından birinin hayatı, sağlığı veya namus ve onuruna yönelik pek yakın ve ağır bir tehlike ile korkutularak” evlenmesini bir nisbi butlan sebebi saymıştır. MK. md. 510 ise birinci bendinde, “ … yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlenmesi” ni mirastan çıkarma sebebi olarak düzenlemiştir. Her iki maddede geçen yakınlar deyiminin kapsamına nişanlı da girer.

V- NİŞANLILIĞIN SONA ERMESİ
Nişanlılığın sona ermesinden, var olan ve geçerli bir nişanlanmanın sona ermesi anlaşılır. Şayet nişanlılığın varlığı ve geçerliliği için aranan şartlar gerçekleşmemişse, nişanlılığın sona ermesi değil, hükümsüzlüğü söz konusu olur. Aşağıda ise geçerli bir nişanlılığın sona erme haller incelenecektir:
Evlenme
Nişanlıların evlenmesi, nişanlılığın normal sona ermesi sebebidir. Bu durumda artık, taraflar arasında başka bir aile hukuku ilişkisi olan evlilik başlar.
Nişanlılardan birinin başka bir kimse ile evlenmesi halinde de nişanlılık sona erer. Ancak bu halde nişan, başkasıyla evlenen nişanlı tarafından haksız olarak ( eğer nişanın bozulmasında karşı tarafın kusuru yoksa) bozulmuş olur ve nişanın bozulmasının sonuçları doğar.
Nişanlının Ölümü veya Evlenmenin Kesin İmkânsız Hale Gelmesi ya da Kesin Bir Evlenme Engelinin Meydana Gelmesi
Nişanlılardan birinin ölümü nişanlılığı sona erdirir. Ölüm dışında evlenmenin imkânsız hale geldiği diğer hallerde de nişanlılık sona erer. Taraflardan birinin cinsiyet değiştirmesi hali bu duruma örnek gösterilebilir. Aynı şekilde, evlilik için kesin bir evlenme engelinin meydana gelmesinde örneğin; nişanlılardan birinin iyileşemeyecek şekilde akıl hastası olması ya da nişanlılardan birinin diğerini evlat edinmesi halinde de nişanlılık kendiliğinden sona erer. Buna karşılık, nişanlılardan birinin cinsi görevlerini yerine getiremeyecek şekilde yaralanması, sakatlanması, hastalanması, ameliyat geçirmesi evlenme engeli olmadığı için nişanlılığı sona erdirmez. Fakat söz konusu durumlar, diğer tarafın nişanı bozması için haklı sebep oluşturabilir.
Tarafların Anlaşması
Taraflar anlaşarak nişanlanma ilişkisini sona erdirebilirler; nişanlanmayı ortadan kaldıran bu anlaşmaya ikale adı verilir. Söz konusu anlaşma da nişanlanma sözleşmesi gibi şekle tabi olmayan bir sözleşmedir.
Taraflar anlaşarak nişanlılığa son vermişlerse, ortada nişanın bozulması durumu söz konusu olmadığı için, taraflar maddi ve manevi tazminat isteyemeyecekleri gibi, nişanlıların ana ve babaları da ya da bunlar gibi hareket edenler de tazminat isteyemezler. Bu durumda sadece hediyelerin geri verilmesi talep edilebilir ( MK. md. 122).
Bozucu Şartın Gerçekleşmesi İle
Bozucu şarta bağlı nişanlanmada, nişanlılık baştan itibaren kurulmuştur. Ancak, ileride şart gerçekleşince nişanlılık ilişkisi kendiliğinden sona erer. Bu durumda verilen hediyelerin geri verilmesi dışında tarafların birbirlerinden herhangi bir talepleri söz konusu olamaz. Fakat söz konusu şart gerçekleşinceye kadar nişanlılığın genel hükümlerinin uygulama alanı bulması dolayısıyla bu devrede MK. 120 vd uygulama alanı bulabilir.
E. Nişanı Bozma
Nişanlılardan her biri, nişanlılık ilişkisine tek taraflı irade açıklaması ile son verebilir. Zira kanunkoyucu nişanlıların mutlaka evlenme akdi yapmalarını öngörmemiştir. Bu bağlamda, irade serbestîsi prensibine göre, nişanlılardan her biri haklı bir sebep olsa da olmasa da nişanı bozabilir ( MK. md. 119/I). Bu durumda ayrıca, evlenme akdini yapmaktan kaçınma hali için öngörülen cayma tazminatı veya cezai şart dava edilemez; ancak yapılan ödemeler de geri istenemez ( MK. md. 119/II).
Şu hususu da vurgulamak gerekir ki; ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, nişanlılığı yasal temsilcinin rızası olmadan bozabilirler. Zira nişanı bozma kişiye sıkı sıkıya bağlı bir haktır. Keza aynı sebepledir ki, her ne kadar nişanlanma için yasal temsilcinin izni gerekse de, söz konusu nişanlılığın yasal temsilci tarafından sona erdirilmesi mümkün değildir.
Nişanın tek taraflı irade beyanı ile sona erdirilmesine nişanı bozma adı verilir. Nişanı bozma haklı bir sebebe dayanabilir ya da nişan haksız bir şekilde bozulabilir.
1) Haklı Bir Sebebe Dayanarak Nişanı Bozma
Nişanlılığın devamını ve evlenmeyi, dürüstlük kuralı çerçevesinde bir taraftan beklenemez kılan sebepler nişanı bozmak için haklı sebep oluşturur. Nişanın haklı bir sebeple bozulması, nişanın sona erme sonuçlarını etkiler. Haklı sebep, karşı tarafın kusurundan kaynaklanabileceği gibi, her iki tarafın kusurunun bulunmadığı hallerde de söz konusu olabilir. Ancak, nişanın bozulması bir tarafın kusurlu davranışına dayanmakta ise bunun sonucu nişanı bozan tarafın tazminat isteme imkânı doğar.
Haklı sebep örnekleri; Nişanlısının bir karakter özelliğini ya da nişanlanmadan çok önceye ilişkin hoş olmayan özel hayatını öğrenme, şiddetli hayat felsefesi ya da inanç ayrılığı, diğer nişanlının devamlı ve ağır bir hastalığa yakalanması, evliliğin mutlulukla sonuçlanmayacağına ilişkin haklı inanç, nişanlıya ilgi duymama, nişanlıyı başkası ile aldatma, nişanlının sık sık sarhoş olması, bir nişanlının uygun süre içinde geçerli bir sebep olmadan evlenmemesi, nişanlıya karşı kötü muamelede bulunulması, genel olarak boşanma sebeplerinden birinin nişanlılık sırasında ortaya çıkması…. Şu hususu önemle vurgulamak gerekir ki; sayılan bu örnekler sınırlı sayıda değildir, dolayısıyla başka olaylar ve olgular da nişanın bozulması için haklı sebep teşkil edebilir. Bu bağlamda nişanı bozan tarafın haklı sebebe dayanıp dayanmadığını, nişanı bozmak için gösterilen sebebin yeterli bir haklı sebep oluşturup oluşturmadığını ihtilaf halinde takdir yetkisi hakime aittir ( MK. md. 4). Hakim somut olayda, tarafların karşılıklı sosyal durumlarını, çevrelerini, meslek ve mevkileri ile diğer hususları da göz önünde tutacaktır.
2) Haklı Bir Sebebe Dayanmaksızın Nişanı Bozma
Nişanlılardan birinin haklı bir sebep olmaksızın nişanı bozması veya kendi kusurundan kaynaklanan bir sebeple nişanlılığa son vermesi nişanın haksız bozulması durumunu oluşturur. Bu durumda haksız olarak nişanı bozan taraf diğer nişanlıya tazminat ödemek zorunda kalır.

NİŞANIN SONA ERMESİNİN SONIUÇLARI
Nişan ister haklı bir sebebe dayanarak ister haksız olarak bozulmuş olsun, hediyeler iade edilir. Maddi ve manevi tazminat davaları ise, nişanın haksız bozulması halinde söz konusu olur.
MADDİ TAZMİNAT ( MK. md. 120)
“Nişanlılardan biri haklı bir sebep olmaksızın nişanı bozduğu veya nişan taraflardan birine yükletilebilen bir sebeple bozulduğu takdirde; kusuru olan taraf, diğerine dürüstlük kuralları çerçevesinde ve evlenme amacıyla yaptığı harcamalar ve katlandığı maddî fedakârlıklar karşılığında uygun bir tazminat vermekle yükümlüdür. Aynı kural nişan giderleri hakkında da uygulanır.
Tazminat istemeye hakkı olan tarafın ana ve babası veya onlar gibi davranan kimseler de, aynı koşullar altında yaptıkları harcamalar için uygun bir tazminat isteyebilirler.”
Görüldüğü üzere nişanı haksız yere bozan ya da kusuru ile nişanın bozulmasına yol açan taraf tazminat ödemekle yükümlüdür. Buna göre;
Bir tarafın nişanı bozmasındaki haklı sebebi, diğer tarafın kusurlu davranışı teşkil ediyorsa ( örneğin, nişanlının başkalarıyla flört etmesi, nişanlısına kötü davranması ), bu takdirde nişanı bozan karşı taraftan tazminat isteyecektir.
Bir tarafın nişanı bozmasındaki sebep kendi kusurlu davranışından doğmuşsa ( örneğin; kumarda bütün servetini kaybetmiş, zührevi hastalığa yakalanmışsa), karşı taraf nişanı bozandan tazminat isteyebilir.
Nişanın bozulmasına neden olan haklı sebep hiçbir tarafın kusuruna dayanmıyorsa, nişanlılar birbirlerinden tazminat talep edemezler.
Bir taraf hiçbir haklı sebep yokken nişanı bozmuşsa diğer taraf tazminat isteyebilir.

Maddi tazminat talep edilebilmesinin bir diğer koşulu ise, nişanın bozulmasından doğan maddi bir zararın mevcut olmasıdır. Ödenecek olan masraflar ve tazmin edilecek zararlar kusursuz olan nişanlının, nişanlanmanın geçerli olduğuna güvenerek iyiniyetle yaptığı masraflardır. Bu bağlamda nişanlının isteyeceği tazminat menfi tazminattır. Bir diğer ifadeyle; neticeye ulaşmayan nişanlılık yüzünden uğranılan, nişanlanma yapılmasaydı uğranılmayacak zarardır. Bu kapsama şu masraflar girebilir. Şöyle ki; nişanın haksız olarak bozulması sebebiyle zarara uğrayan nişanlı, öncelikle nişan masraflarını isteyebilir. Örneğin; nişan töreni için kiralanan yerin kira bedeli gibi… İkinci olarak, kusursuz nişanlı kusurlu nişanlıdan evlenme amacıyla yaptığı masrafların tazminini isteyebilir. Örneğin, oturulacak evin kiralanması, möble satın alınması, balayı seyahati için yapılan hazırlıklar… Şu hususu da önemle belirtmek gerekir ki; ister nişanlanma için olsun ister evliliğin yapılacağına güvenilerek yapılmış olsunlar, bunların dürüstlük kuralına ( MK. md. 2) uygun olarak yapılmış olmaları gerekir. Bir masrafın aşırı olup olmadığı, dürüstlük kuralına uygun olup olmadığı; mahalli adetler, aile gelenekleri ve tarafların sosyal seviyeleri gibi çeşitli unsurlar gözönünde bulundurularak tespit edilir. Masrafın yapılmasına karşı taraf muvafakat etmişse, masraf iyiniyetle yapılmış sayılır.
Tazminat davası, haksız yere nişanı bozan ya da kendi kusuru ile nişanın bozulmasına sebebiyet veren nişanlı aleyhine açılır. Nişanlı ölmüşse dava mirasçılarına karşı açılır. Maddi tazminat davasında davacı, nişanı kendi bozmuşsa karşı tarafın kusuruna dayanan haklı bir sebebin vatlığını; nişan davalı tarafından bozulmuş ise haklı bir sebep yokken nişanın bozulduğunu ispat edecektir. Ayrıca nişanın haksız yere bozulmasından kaynaklanan maddi zarara uğradığını da kanıtlamalıdır. Davacının iddiasını ispatlaması halinde, hakim takdir yetkisini kullanarak uygun bir tazminata hükmeder. Hakim tazminat miktarını tespit ederken, davacının da nişanın bozulmasındaki rolünü, yapılan masrafın davacının malvarlığı için arzettiği değeri vs. dikkate alır. Hakimin hükmedeceği miktar genellikle yapılan masrafın altında kalır fakat gerekirse masrafın tam karşılığının tazminine karar verilmesinde hukuken bir engel bulunmamaktadır.
Tazminat talebi, sadece nişanlı tarafa değil, onun ana babası veya onlar gibi hareket eden kimselere de tanınmıştır ( MK. md. 120). Bu bağlamda, ana baba ya da onlar gibi hareket edenler, dürüstlük kuralına uygun olarak yaptıkları nişan masrafları ve evlenmenin yapılacağı kanaatiyle yaptıkları masrafları isteyebilirler. Şu hususu önemle vurgulamak gerekir ki; ana baba ya da onlar gibi hareket edenler nişanlılar için değil de nişan sebebiyle kendileri için yapmış oldukları masrafları ( örneğin; düğün için diktirilen elbiseler, yol giderleri…) için tazminat talebinde bulunmazlar. “Ana baba gibi hareket edenler” den kasıt ise nişan ya da evlenmenin yapılacağı kanaatiyle nişanlılar için masraf yapan kimselerdir. Bu kişiler, herhangi bir hısım olabileceği gibi, bir kurum ya da kızın, evinde uzun süre çalıştığı aile olabilir.
MK. md. 123’e göre; tazminat davası, nişanın bozulmasından itibaren 1 yılın geçmesi ile zamanaşımına uğrar.

Tazminat davası
( Nişanın bozulmasından itibaren 1 yıl içinde )
Davacı Davalı
- Nişanlı – Nişanı haksız yere bozan
- Nişanlının ana babası veya bozulmasına sebebiyet
- Nişanlının ana babası veren nişanlı
gibi hareket eden kimseler – Nişanlının ölümü halinde
mirasçıları

MANEVİ TAZMİNAT ( MK. md. 121)
“Nişanın bozulması yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.”

Manevi Tazminat Davasının Koşulları

1) Nişanlanma akdi, tek taraflı irade beyanı ( Bozma) ile sona erdirilmelidir.
Nişanlılığın ölüm ile sona ermesi ya da her iki tarafın anlaşarak nişanlılığı sona erdirmeleri halinde manevi tazminat talep edilemez. Ayrıca manevi tazminat isteyen nişanlının maddi tazminat isteme hakkının bulunup bulunmaması önemli değildir. Zira bu davalar birlikte açılabileceği gibi ayrı ayrı da açılabilir.
2) Tazminat isteyen nişanlının kişilik hakkı bir zarara uğramış olmalıdır.
Nişanın bozulması sebebiyle manevi tazminatı haklı gösterecek şekilde bir kişilik hakkı ihlalinin söz konusu olması halinde, kişilik hakkı zedelenen nişanlı diğer nişanlıdan manevi tazminat talep edebilir. Özellikle nişanlının terk edilmesi, onun şerefini yaralıyor ve çevresinde küçük düşürüyorsa kişilik hakkının zarara uğradığı söylenebilir. Manevi tazminatı haklı kılacak olay, nişanlının sağlığının bozulması ya da tehlikeye düşmesi de olabilir. Örneğin; nişanın bozulması sonucunda nişanlının depresyon geçirerek uzun süre tedavi edilmek zorunda kalması manevi tazminat talebini haklı gösterebilir. Yargıtay’a göre, sırf nişanlılığının uzun sürmüş olması, manevi tazminat istemek için yeterli değildir. Fakat küçük bir yerde nişanın bozulması, kız için manevi tazminat istemeyi gerektirecek şekilde manevi zarara yol açar.
4) Davalının kusurlu olması
MK. md. 121’e göre; manevi tazminat ödemesi gereken nişanlının kusurlu olması gerekmektedir. Nişanın haklı sebep olmadan bozulması, nişanın bozulmasına kusuru ile sebep olması durumunda kusurun varlığı kabul edilebilir.
Manevi tazminat talebinde bulunan nişanlının kusuru ile ilgili doktrinde tartışmalar mevcuttur. Şöyle ki; bazı yazarlar, Eski MK. md. 85’ten farklı olarak MK. md. 121’in, manevi tazminat isteyen nişanlının kusursuz olmasını aramadığını, dolayısıyla söz konusu nişanlının artık hiç kusurunun bulunmamasının aranmayacağını ve bu bağlamda kusurunun diğer nişanlınınkinden daha az olmasının yeterli olacağını savunmaktadırlar. Buna göre; manevi tazminat isteyecek olan nişanlının ya hiç kusuru olmayacak ya da kusuru diğer nişanlının kusurundan daha az olacak, bir diğer ifadeyle kendisinden manevi tazminat istenen nişanlının kusurlu davranışı ile manevi zarar arasındaki illiyet bağını kesecek kadar ağır olmayacaktır. Fakat doktrinde bazı yazarlar ise, manevi tazminat talebinde bulunan nişanlının zararın ortaya çıkmasında hiç kusurunun bulunmaması gerektiğini savunmaktadırlar.

Yukarıdaki şartların mevcut olması halinde, zarara uğrayan nişanlı diğer nişanlıya karşı manevi tazminat davası açabilir. Nişanlının sınırlı ehliyetsiz olması halinde, manevi tazminat isteminin kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olması sebebiyle, söz konusu davanın açılması için yasal temsilcinin izni gerekmez. Fakat tam ehliyetsiz olan nişanlı için, istisnaen yasal temsilcinin dava açabileceğinin kabul edilmesi gerekir. Zira nişanın bozulmasından dolayı kızın duyduğu üzüntü dolayısıyla ayırt etme gücünü kaybetmesi halinde, yasal temsilcinin manevi tazminat davası açamayacağını kabul etmek, kanunun amacı ve adaletle bağdaşmaz. Ayrıca şu hususu da önemle belirtmek gerekir ki; maddi tazminattan farklı olarak, manevi tazminat isteme hakkı sadece nişanlılara tanınmıştır. Bu bağlamda nişanlıların ana ve babaları ya da onlar gibi hareket edenler, nişanın bozulması sebebiyle MK. md. 121’e göre manevi tazminat talep edemezler. Manevi tazminat davası, nişanın sona ermesini takip eden 1 yıl içinde açılmalıdır. Aksi takdirde dava zamanaşımına uğrar. Dava açılmışsa hakim uygun bir tazminata hükmeder. Tazminata sadece para olarak karar verilir. Dolayısıyla para yerine başka bir manevi tazminat türüne hükmedilemez ( örneğin; kınama, özür dileme).
HEDİYELERİN İADESİ ( MK. md. 122)
“Nişanlılık evlenme dışındaki bir sebeple sona ererse, nişanlıların birbirlerine veya ana ve babanın ya da onlar gibi davrananların, diğer nişanlıya vermiş oldukları alışılmışın dışındaki hediyeler, verenler tarafından geri istenebilir.
Hediye aynen veya mislen geri verilemiyorsa, sebepsiz zenginleşme hükümleri uygulanır.”

Hediye, nişanlanma ve nişanlılık dolayısıyla, bir nişanlıya verilen ve ekonomik değeri olan her türlü kazandırmadır. Bu kapsama, nişan yüzükleri, mücevher, çeşitli eşya, para vs. hediye girer. Nişanlıların birbirlerine verdikleri mektup ve fotoğrafların hediye sayılıp sayılmayacağı hususu doktrinde tartışmalı olmakla beraber, baskın görüş, hediye sayılmayacağı yönündedir. Zira, mektup ve resimler alışılmışın dışında hediye sayılmazlar, üstelik maddi değerleri de bulunmamaktadır.
Hediyelerin geri istenebilmesi için, kanuna göre şu koşulların varlığı gereklidir:
1) Hediye nişanlılık dolayısıyla verilmiş olmalıdır.
Hediyenin geri istenebilmesi için, mutlaka nişanlılık dolayısıyla verilmiş olması gerekir. Bu bağlamda hediye, nişanlanma sırasında verilmiş olabileceği gibi nişanlılık devam ederken de verilmiş olabilir. Başka bir sebeple verilen hediyelerin geri istenmesi, bu kapsamda mümkün değildir.
2) Geri istenecek hediyenin alışılmışın ( mutad) dışında olması gerekmektedir.
Hangi hediyelerin alışılmış dışı sayılacağı hususu, yerel örf ve adet, tarafların sosyal durumlarına bakılarak hakim tarafından takdir edilir. Hediyenin bedelinin çok yüksek olması onun alışılmışın dışında bir niteliğe sahip olduğu yönünde karine teşkil eder. Yargıtay’ın son kararlarına göre; mahkeme bu konuda bilirkişiye başvurabilir.
3) Nişanlılık, evlenme dışında bir sebeple sona ermiş olmaldır.
MK. md. 121’e göre; nişanlılık yalnızca evlenme ile sona ermişse hediyelerin geri istenmesi söz konusu olmaz. Buna karşılık, nişanlılık, ölüm, gaiplik, anlaşma ile ya da nişanın bozulması sonucu sona ermişse hediyeler geri verilecektir.

Ayrıca şu hususu da önemle vurgulamak gerekir ki; tazminat taleplerinden farklı olarak, hediyelerin geri istenmesi, kusurlu olma şartına bağlanmadığı için, nişanın bozulmasında kusurlu olan nişanlı ( ana babası ya da onlar gibi hareket edenler) da kusuruna rağmen verdiği hediyelerin iadesini talep edebilir.
4) Hediyelerin iadesi, nişanlı, ana babası ya da onlar gibi hareket edenler tarafından talep edilebilir.
Hediyenin geri istenebilmesi için bu kişilerin, diğer nişanlıya alışılmışın dışı hediyeler vermeleri gerekir. Ayrıca, MK. md. 122 dışında kalan kimselerin nişanlılara, nişanlıların birbirlerinin hısımlarına verdikleri hediyeler ile nişanlıların hısımlarının birbirlerine vermiş oldukları hediyeler MK. md. 122 kapsamında istenemez. Bu şekilde verilenlerin geri istenip istenemeyeceği hususu bağışlama ve sebepsiz zenginleşme kurallarına göre belirlenir.
Uygulamada sıkça karşılaşılan başlık parası adı altında verilen para ya da eşya, bir nişanlı tarafından diğer nişanlıya ya da onu temsilen babasına ya da başka bir kimseye verilmişse, bunların MK. 122 kapsamında geri istenmesi mümkündür. Fakat bir nişanlı ya da ana babasının diğer nişanlının ana ve babasının şahsına verdiği para ya da mallar hakkında MK. md. 122’nin uygulanması mümkün değildir. Zira nişanlılığın sona ermesi halinde bu paralar ya da mallar ancak sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre geri istenebilir.

Davacılar, hediyenin aynen geri verilmesini isterler; eğer hediye aynen mevcut değilse mislen ödenmesini ister. Hediyeler mislen de geri verilemiyorsa, bu durumda hediyenin karşılığı sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre talep edilir. Buna göre; eğer kişi, kendisine verilen hediyeyi, iyiniyetle elden çıkarmışsa, hiçbir iade borcu yoktur. Fakat iyiniyetle de olsa elden çıkan şeyin karşılığında malvarlığına başka bir şey girmişse, malvarlığındaki bu değer artışı oranında iade yükümlülüğü devam eder. Hediye kötüniyetle elden çıkarılmışsa, malın değerini iade ile yükümlüdür ( MK. md. 122/II). Şunu da belirtelim ki; geri verme borcuna sebepsiz zenginleşme kuralları ancak, hediye ister gayri misli ister misli olsun hiçbir şekilde aynen ifa edilemiyorsa uygulanacaktır. Örneğin; nişanlı kendisine verilen Cumhuriyet altınlarını bozdurmuş ve harcamışsa iadesi talep edildiği zaman piyasadan bunu temin edip geri verecektir, yoksa parasını vermekle yetinmeyecektir.
Hediyenin iadesini talep süresi, nişanlılığın sona ermesinden itibaren 1 yıldır.

İKİNCİ AYIRIM
EVLENME
EVLENMENİN HUKUKİ MAHİYETİ
Evlenme nişanlıların evlilik birliğini meydana getirmek için yaptıkları bir hukuki işlemdir. Evlenmenin hukuki mahiyeti doktrinde tartışmalıdır. Buna göre bir görüş, tarafların evliliğin hükümlerini kararlaştırmakta, değiştirmekte serbest olmadıklarını, bunların ancak kanunen düzenlenen evlilik statüsüne girmek hususunda iradelerini açıkladıklarını ileri sürerek, evlenmenin bir şart – tasarruf olduğunu kabul etmektedir. Türk hukukunda doktrinde ve yargı kararlarında kabul edilen diğer görüşe göre ise; evlenme aile hukukuna özgü bir akittir. Bu görüş, evlenmeyi, tarafların, bu hususta karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarının meydana getirdiği kanaatine dayandırmaktadır. Evlenme şekle tabi bir hukuki işlemdir. İki tanık ve evlendirme memuru önünde gerçekleşir. Evlendirme memuru her iki tarafa da birbirleriyle evlenmek isteyip istemediklerini sorar ve olumlu cevap alması üzerine evlenmenin her iki tarafın rızası ile yapılmış olduğunu beyan eder. Fakat bu beyan kurucu değil açıklayıcı mahiyette bir beyandır. Zira MK. md. 142’ye göre; “ Evlenme, tarafların olumlu sözlü cevaplarını verdikleri anda oluşur” ifadesinden de açıkça anlaşılacağı üzere evlenme taraflar iradelerini açıkladıkları anda tamamlanmaktadır. Memurun görevi ise, sadece evlenmenin tarafların açıklaması ise yapılmış olduğunu açıklamaktan ibarettir. Bu sebeple evlenmeyi bir aile hukuku sözleşmesi olarak kabul etmek gerekir. Nitekim, Yargıtay da bir İçtihadı Birleştirme Kararında, memurun beyanın kurucu olmadığı görüşünü benimsemiştir. Şöyle ki; kararda açıkça “ memurun,,, evlenmenin yasaca akdedilmiş olduğunu söylemesi bile evlenme akdinin meydana gelmesi için esaslı unsur olmadığı gibi…” denilmektedir. “

II- EVLENMENİN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN ARANAN ŞARTLAR
Evlenme akdinin yapılabilmesi için maddi ve şekli koşulların varlığı gerekmektedir. Evlenmenin maddi koşulları; tarafların evlenme ehliyetine sahip olması ve ortada evlenme engellerinin bulunmamasıdır. Evlenme ile ilgili şekli koşullar ise, evlenme törenine hazırlık safhası, evlenme töreni ve evlenmeden sonraki işlemlere yöneliktir.

A. EVLENMENİN KURULMASINA İLİŞKİN MADDİ NİTELİKTEKİ ŞARTLAR
1) EVLENME EHLİYETİ ( Olumlu Şart )
Evlenme ehliyeti, bir kimsenin evlenme akdi yapabilmek hususunda sahip olmak zorunda bulunduğu ehliyet olup, Medeni Kanunda, genel hak ve fiil ehliyetinden ayrı ve biraz farklı düzenlenmiştir. Bu bağlamda genel fiil ehliyetinin özel bir halidir. Evlenme ehliyeti, fiil ehliyetine paraleldir; fakat şartları itibariyle fiil ehliyeti ile aynı değildir. Evlenme ehliyetinin şartları, ayırtetme gücü, evlenme yaşı ve ayırt etme gücüne sahip küçük ve ayırt etme gücüne sahip kısıtlılar için yasal temsilcilerinin iznidir.
a- Ayırt Etme Gücü
MK. md. 125: “Ayırt etme gücüne sahip olmayanlar evlenemez.”
Bu maddeyle kanunkoyucu ayırt etme gücü olmayanların evlenmeye ehil olmadıklarını düzenlemiştir. Ayırt etme gücü, makul surette hareket edebilme yeteneği olup, yapılan işin sebep ve sonuçlarını anlayabilecek durumda olmayı ifade eder. Bu bağlamda ayırt etme gücü, nisbi bir kavram olup, her evlenmek isteyen şahıs yönünden varlığının ayrıca incelenmesi gerekir. Evlenme açısından ayırt etme gücü ise, evlenmenin anlam ve amacını anlayabilecek, evlenmeye bağlı yükümlülük ve ödevleri kavrayabilecek yeteneğe sahip olmaktır. Evlenme akdi yapacak kimse, evliliğin ahlaki değerini anlayamıyorsa, evliliğin beraberinde getirdiği bütün yükümlülükleri ayıramıyor demektir ki, artık böyle bir kimsenin evlenme ehliyetinden de söz edilemez.
Ayırt etme gücünden devamlı surette mahrum bir kimsenin, evlenme akdi yapması halinde evlilik mutlak butlanla sakattır ( MK. md. 145/ b. 2). Öte yandan kişinin, ayırt etme gücünden geçici olarak mahrum olduğu bir sırada yaptığı evlenme akdi ise nisbi butlanla sakattır ( MK. md. 148). Ayırt etme gücünün var olup olmadığını araştırmak ve tespit etmek hakime düşen bir görevdir. Hakim, söz konusu kimsenin aranan anlamda ayırt etme gücüne sahip olup olmadığını tespitte bir psikiatr raporuna dayanacaktır.
b- Evlenme Yaşı ve Yasal Temsilcinin İzni
Kanunkoyucu, tarafların evlenebilmesi için evlenme yaşı olarak üç farklı yaş öngörmüştür:
ba. Normal Ergin Olma Yaşı : 18 yaşını tamamlamış olanlar, bütün hukuki işlemleri yapmaya ehil oldukları gibi evlenme akdini yapabilirler. Bunun için yasal temsilcilerinin iznine gerek yoktur.
Ayrıca şu hususu da önemle belirtmek gerekir ki; MK. md. 12’de düzenlenen mahkeme kararıyla kazanılan erginlik, evlenme yaşını beraberinde getirmez; zira bir kimsenin bir işi yapabilecek ya da bir işletmeyi idare edebilecek fikri olgunluğa ulaşması, onun aynı zamanda evlenme ehliyetine de sahip olduğu anlamına gelmeyebilir. Dolayısıyla, kazai rüşt halinde de kişinin 17 yaşını doldurmuş olması gerekir. Bir diğer ifadeyle, MK. md. 12’ye göre, erginliğine karar verilmiş olan kimse, ergin olmasına rağmen, kanunun evlenme için aradığı olağan evlenme yaşına bile ulaşmadığı için, evlenme hakkı doğmadan evlenemez. Fakat şu hususu da önemle belirtmek gerekir ki; evlenmek isteyen kimseler hem mahkeme kararıyla ergin olmuş hem de evlenme yaşına gelmişlerse ( 17 yaşını tamamlamışlarsa), velayet ya da vesayet altında olmadıkları için evlenme için artık ana babalarının rızaları aranmaz, bir diğer ifadeyle hiç kimsenin iznini almadan evlenebilirler, fakat bu kişiler olağan evlenme yaşını tamamlamamış ise hakimin izni gereklidir.
Son olarak üzerinde durulması gereken nokta, evlenmeyle ergin olan ( MK. md. 11/II) bir kimsenin, evliliğin ölüm ya da boşanma ile sona ermesi durumunda ikinci defa evlenmek isterse, yasal temsilcinin izninin gerekip gerekmediğidir. Öncelikle söz konusu kişi, evlilik sırasında ya da ilk evliliğin bitiminden ve fakat ikinci evlilikten önce yasal erginliğe erişmişse, artık evlenme yönünden tam ehliyetli olduğu için, hiç kimsenin rızasına gerek olmadan evlenebilir. Aksine, daha normal evlenme yaşı olan 17’yi doldurmamışsa bu yaşa gelinceye kadar evlenemez. Ancak 17 yaşını doldurduğu zaman, artık velayet ya da vesayet altında olmadığı için, yasal temsilcinin rızası aranmaksızın evlenebilir.
bb. Olağan Evlenme Yaşı: MK. md. 124/I: “Erkek veya kadın onyedi yaşını doldurmadıkça evlenemez.” Görüldüğü üzere, Medeni Kanun erkek veya kadın ayrımı yapılmaksızın her iki cins için de evlenme yaşını 17 olarak belirlenmiştir. Burada 17 yaşın tamamlanması gerekmektedir. Ancak evliliğin geçerli olabilmesi için, ayrıca yasal temsilcinin izni de gerekmektedir. Aslında kural olarak, ayırt etme gücüne sahip küçükler, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarını bizzat kullanırlar. Bu itibarla evlenme hakkı da kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olduğuna göre; ayırt etme gücüne sahip küçüğün bu hakkını tek başına kullanabilmesi gerekirdi. Ancak, kanunkoyucu, bu kadar önemli bir meselede, ayırt etme gücüne sahip küçüğün bu hakkı tek başına kullanmasının isabetli olmayacağı gerekçesinden hareketle, yasal temsilcisinin evlenme akdinin yapılabilmesi hususunda iznini bildirmesini istemiştir ( MK. md. 126; Evlenme Yönetmeliği, md. 20/b.4). Küçük vesayet altında ise vasinin, velayet altında ise velisinin izni gerekmektedir. Velayet hakkı ana babaya birlikte aitse, sınırlı ehliyetsizin evlenebilmesi için ikisinin de rızası bulunmalıdır. Buna karşılık, velayet hakkı birine aitse, sadece onun rızası yeterli olur. Sınırlı ehliyetsiz evlatlık ise, velayet hakkı evlat edinene ait olacağı için rıza gösterecek olan da odur. Şu hususu da önemle belirtmek gerekir ki; yasal temsilci, evlenecek olan sınırlı ehliyetsizin yerine irade açıklamasında bulunacak değildi; o sadece evlenecek olan sınırlı ehliyetsizin yapmış olduğu evlenmeye ilişkin iradesine onay verecektir. Bir diğer ifadeyle, evlenmeye yönelik irade yine sınırlı ehliyetsiz tarafından açıklanacak, yasal temsilci sadece evlenmeye razı olacağını açıklayacaktır. Rıza kural olarak, evlenmek için müracaatın yapıldığı sırada verilmelidir, en geç evlenmenin yapılması anında verilmiş olması aranır. İzne ilişkin belgenin noterden onaylanmış olması gerekir ( MK. md. 136). Sözlü icazet geçersizdir. Yasal temsilci, ister veli ister vasi olsun, evlenmeye izin vermezse, sınırlı ehliyetsiz hakime başvurarak evlenmeye izin vermesini isteyebilir ( MK. md. 128). Hakim, karar vermeden önce, izin verilmemesinde haklı bir sebebin bulunup bulunmadığını tespit için yasal temsilciyi dinler ve sebebi haklı bulmazsa evlenmeye izin verir. Böylece, hakimin kararı, yasal temsilcinin izninin yerine geçer ve evlenmek için yapılan başvuruda, yasal temsilcinin izni yerine bu belge sunulur.
Son olarak şu hususu da belirtmek gerekir ki; yasal temsilcinin izni konusunda anlatılanlar ayırt etme gücüne sahip kısıtlılar için de geçerlidir. Bu bağlamda, ayırt etme gücüne sahip kısıtlı, ancak yasal temsilcisinin izni varsa evlenme akdini yapabilir ( MK. md. 127). Kanunkoyucu burada sadece vasinin iznini aramış, sulh ve/veya asliye mahkemesinin de iznini istememiş, sadece vasinin iznini yeterli görmüştür. Ayrıca, ayırt etme gücüne sahip kısıtlı evlenmiş olsa da vesayetten kurtulamaz.
cc. Olağanüstü Evlenme Yaşı : MK. 124/II’ye göre; “hâkim olağanüstü durumlarda ve pek önemli bir sebeple onaltı yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir. Olanak bulundukça karardan önce ana ve baba veya vasi dinlenir.”
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; burada, bir kimse genel olarak evlenmek için ergin sayılmamakta, belirli bir kimse ile evlenmesi için, istisnaen mahkemece izin verilmektedir. Bir diğer ifadeyle mahkeme, ancak talepte bulunan kişinin belirlediği bir kimse ile evlenmesine izin vermektedir. Bu bakımdan belirli bir kimse ile istisnaen evlenmesine izin verilen birisi, o kişi ile herhangi bir sebeple evlenmezse mahkemenin verdiği izne dayanarak başka bir kimse ile evlenemez.
MK. md. 124’e göre; mahkemenin evlenmeye izin vermesi için şu şartların bulunması gerekir:

Erkeğin ve kadının 16 yaşını tamamlamış olması: Erkek ve kadın 16 yaşını tamamlamamış ise, evlenme akti yapmaları hiçbir şekilde mümkün değildir. 16 yaşını dolduran kişi, rıza için doğrudan doğruya hakime kendisi başvurabilir, yasal temsilcinin bu beyana katılması gerekmez.
Fevkalade bir hal ve mühim bir sebebin varlığı: Fevkalade bir hal ve mühim bir sebebin varlığını tespitte, hakim takdir hakkını MK. md. 4’e göre; kullanır. Önemli sebebe örnek olarak; kızın daha küçük yaşta evlenmeyi kabul eden bir ülkeye gidişi, nişanlı kızın öksüz veya yoksul olması, nişanlılardan birinin ölüm tehlikesi içinde kaybolması veya kızın hamile olması vs. gösterilebilir.
Karardan önce mümkünse yasal temsilcinin dinlenmesi: Eski Medeni Kanun’un aksine, Yeni Medeni Kanun hakimin izin vermesinden önce yasal temsilcinin dinlenmesi şart değildir. Bu bağlamda, hakim olanak varsa yasal temsilciyi dinleyecektir. Böylece, yasal temsilcinin dinlenmesi, evlenmeye izin için önşart olmaktan çıkarılmıştır. Dolayısıyla hakim olanak buldukça ana babayı veya vasiyi dinleyecek, fakat rızalarını aramayacak, kararı kendisi verecektir.

Evlenmeye izin vermeye görevli ve yetkili mahkeme, talepte bulunan kişinin yerleşim yeri Aile Mahkemesidir.
Üzerinde durulması gereken bir konu da, 16 yaşını doldurup da hakimin iznini almadan evlenen kişinin evliliğinin akıbetinin ne olacağı hususudur. Kadının hamile olması veya bu arada normal erginlik yaşına henüz erişmesi haricinde kanunda bu konuda açık bir hüküm mevcut değildir. Doktrindeki baskın görüşe göre; kanundaki bu boşluğun MK. md. 153/II’den yararlanarak kıyasen doldurulmalı ve yasal temsilciye nisbi butlan davası açmak hakkının verilmelidir.

2) EVLENME ENGELLERİNİN BULUNMAMASI ( Olumsuz Şart )
Evlenme akdinin yapılabilmesi için kanunda öngörülen evlenme engellerinin bulunmaması gerekir. Hemen belirtmek gerekir ki; evlenme engellerinin hepsinin yapılan evlenmeye etkisi aynı değildir. Bazılarının varlığı ( kesin evlenme engeli), evlenmenin mutlak butlanla sakat olması sonucunu doğururken; bazıları ( kesin olmayan evlenme engelleri) yapılan evliliğin geçerliliğini etkilemez.
a- KESİN EVLENME ENGELLERİ
aa. Hısımlık
MADDE 129. “ Aşağıdaki kimseler arasında evlenme yasaktır:
1. Üstsoy ile altsoy arasında; kardeşler arasında; amca, dayı, hala ve teyze ile yeğenleri arasında,
2. Kayın hısımlığı meydana getirmiş olan evlilik sona ermiş olsa bile, eşlerden biri ile diğerinin üstsoyu veya altsoyu arasında,
3. Evlât edinen ile evlâtlığın veya bunlardan biri ile diğerinin altsoyu ve eşi arasında.”

aaa) Kan Hısımlığı
MK. md. 129’a göre; üstsoy ile altsoy arasında; kardeşler arasında; amca, dayı, hala ve teyze ile yeğenleri arasında evlenmek yasaktır. Kanun usul füru hısımlığında, evlenme yasağını sınırsız kabul etmiştir. Bir diğer ifadeyle usul füru arasındaki yakınlık derecesi kaçıncı dereceden olursa olsun evlenmeleri yasaktır. Yansoy hısımları arasındaki üçüncü dereceye kadardır. Üçüncü dereceden sonra evlenme yasağı kalmaz. Bu bağlamda iki kardeş çocuğu ( amca, dayı, hala, teyze çocukları ) evlenebilir. Süt kardeşler arasında da evlenme engeli yoktur.
bbb) Kayın Hısımlığı
Eşler arasındaki evlilikle doğan kayın hısımlığı, evlilik birliğinin sona ermesi ile ortadan kalkmaz. Bu bağlamda, evlilik birliği sona ermiş olsa da eşlerden biri ile diğerinin altsoyu ve üstsoyu arasında evlenme yasağı vardır. Örneğin; bir kişi eşinden boşanıp kayınvalidesi ile evlenemez. Ama eşinin kardeşi ile evlenebilir.
ccc) Evlatlık İlişkisi
Evlat edinen ile evlatlığın veya bunlardan biri ile diğerinin altsoyu ve eşi arasında evlenme yasaktır. O halde, örneğin evlatlık evlat edinenin çocuğu ya da eşi ile evlenemez.
bb. Mevcut Evlilik
Türk hukuk sistemi tek evliliği kabul etmiştir. Bu itibarla evli bir kimsenin yapacağı ikinci evlilik mutlak butlan yaptırımına tabi olur. Buna göre, daha önce evli olan bir kimsenin yeniden evlenebilmesi için,
Evlenme ölüm ile sona ermişse, ölümü gösteren vesikayı;
Evlenme, boşanma ile sona ermişse, kesinleşmiş boşanma ilamını,
Evlenme iptal ile sona ermişse kesinleşmiş iptal ilamını,
Eş gaip olmuşsa, gaiplik ile birlikte boşanma istenmişse, boşanma ilamını, veya gaiplik kararı alındıktan sonra mahkemeden evliliğin sona erdirilmesini istemişse, kararın bir örneğinin hakime ibraz edilmesi gerekir. Yetkili ve görevli mahkeme, davacının yerleşim yeri asliye hukuk mahkemesidir.
Akıl Hastalığı
MK. md. 133’e göre; “ akıl hastaları, evlenmelerinde tıbbi sakınca bulunmadığı resmi sağlık kurulu raporuyla anlaşılmadıkça evlenemezler. Bu itibarla, evlenmelerinde tıbbi sakınca bulunmadığı resmi sağlık kurulu raporuyla anlaşılan akıl hastaları evlenebilir.
KESİN OLMAYAN EVLENME ENGELLERİ
Kesin evlenme engellerinden herhangi birinin bulunması evlenmeyi mutlak butlanla hükümsüz hale getirirken; kesin olmayan evlenme engellerinin varlığı evlenmeyi etkilemez. Bir diğer ifadeyle; kesin olmayan bir evlenme engeli varsa evlendirme memuru evlenmeyi yapamaz. Fakat her nasılsa evlenmeyi yapacak olursa, evlenme geçerliliğini korur, iptal edilemez.
Kadın İçin Yasal Bekleme Müddeti ( İddet )
MK. md. 132/I’e göre; “ Evlilik sona ermişse, kadın, evliliğin sona ermesinden başlayarak üçyüz gün geçmedikçe evlenemez.” Sadece kadın yönünden söz konusu olan bu hükmün getiriliş amacı, soybağı ( nesep ) karışıklığını önlemektir. Kadının çocuğunu dünyaya getirmesi ile birlikte 300 günlük süre kendiliğinden sona erer ( MK. md. 132/II). Ayrıca şu iki halde de hakim söz konusu süreyi kaldırmakla yükümlüdür, bu konuda hakime takdir yetkisi tanınmamıştır: 1) kadının gebe olmadığının anlaşılması b); kadının eski kocası ile yeniden evlenmeyi istemesi
300 gün dolmadan, kadının tekrar evlenmesi halinde, evlilik geçerli bir evlilik olarak devam eder.
bb. Evlenmeye Engel Hastalıklar
Medeni Kanun, akıl hastalığı dışında herhangi bir hastalığı evlenme engeli olarak öngörmemiştir. Buna karşılık, Umumi Hıfzısıhha Kanunu bazı bulaşıcı hastalıkları evlenme engeli olarak belirlemiştir. Şöyle ki; söz konusu kanunun 123. maddesine göre; frengi, belsoğukluğu, cüzzam gibi hastalığı olanların iyileştikleri ya da bulaşma tehlikesinin geçtiği hekim raporu ile belgelenmediği sürece evlenemeyeceklerini öngörmüştür. Ancak, böyle bir hastalığın varlığına rağmen evlenilecek olursa bu evlenme geçerlidir.
B. EVLENMENİN ŞEKİL ŞARTLARI
1) EVLENME BAŞVURUSU İLE İLGİLİ BİÇİMSEL KOŞULLAR
Birbiriyle evlenecek olan erkek ve kadın, içlerinden birinin oturduğu yer evlendirme memurluğuna birlikte başvururlar. Evlendirme memuru, belediye bulunan yerlerde belediye başkanı veya bu işle görevlendireceği memur, köylerde muhtardır. Başvuru evlenecekler tarafından yazılı veya sözlü olarak yapılır.
Erkek veya kadından her biri nüfus cüzdanı ve nüfus kayıt örneğini, önceki evliliği sona ermiş ise buna ilişkin belgeyi, küçük veya kısıtlı ise ayrıca yasal temsilcisinin imzası onaylanmış yazılı izin belgesini ve evlenmeye engel hastalığının bulunmadığını gösteren sağlık raporunu evlendirme memuruna vermek zorundadır ( MK. md. 36). Evlenecek taraflar, isterlerse belgeleri inceleyen evlendirme memuru huzurunda, isterlerse alacakları evlenme izin belgesi ile yurt içinde veya yurt dışında istedikleri yerde evlenebilirler. Fakat evlendirme koşullarının anlaşılması veya evlenmeye izin belgesinin verilmesinden başlayarak altı ayın geçmesi halinde evlendirme memuru evlenme törenini yapamaz ( MK. md. 140 ).
2) NİKÂH TÖRENİ SIRASINDA UYULMASI GEREKEN ŞEKLİ KOŞULLAR
Bunlardan bazılarına uyulmaması yapılan evlenmenin geçersizliğini gerektirmezken, bir kısmına uyulmaması evlenmenin yokluğu sonucunu doğurur.

a- UYULMAMASI DURUMUNDA EVLENMENİN YOKLUĞU SONUCUNU DOĞURAN ŞEKLİ KOŞILLAR

aa. Kadın ve erkeğin karşılıklı ve birbirine uygun iradelerini açıklamaları
Evlenme akdi yapılırken her iki tarafın da hazır bulunması gerekmekte olup iradeler karşılıklı ve birbirine uygun açıklanmalıdır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki; evlenmenin kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olması sebebiyle temsilci vasıtasıyla irade açıklamasında bulunulamaz.
Evlenmenin Yetkili Evlendirme Memuru Önünde Yapılması
Evlenme işleminin buna yetkili memurlar önünde değil de bir başka makam veya kişi huzurunda yapılması halinde evlenme hukuk âleminde doğmamıştır. Zira bu durumda yok evlilik söz konusudur. Evlenmenin resmi memur önünde yapılması şart kılındığı için, sadece dini tören ile yapılan evlenmeler de yok evliliktir.

b- TÖREN SIRASINDAKİ DİĞER ŞEKLİ KOŞULLAR
Evlenme töreni evlendirme dairesinde yapılır. Ancak tören evleneceklerin istemi üzerine evlendirme memurunun uygun bulacağı diğer yerlerde de yapılabilir. Ayrıca, MK. md. 141’e göre, evlenme iki tanık huzurunda açık olarak gerçekleştirilmelidir. Fakat tanıkların katılmamış olması evlenmenin geçerliliğini etkilemez. MK. md. 142 c. 2’de ise, evlenmenin ne zaman gerçekleşmiş sayılacağı hususu düzenlenmiştir. Şöyle ki; evlenme, tarafların olumlu sözlü cevaplarını verdikleri anda oluşur”. Bu bağlamda, evlendirme memuru herhangi bir sebeple açıklamayı yapamazsa ya da evlenme deftere geçirilip imzalanmazsa da evlenme geçerlidir.

EVLENME TÖRENİNDEN SONRAKİ İŞLEMLER
Evlenenlere aile cüzdanı verilmesi, evlenmenin nüfus idaresine bildirilmesi ve aile kütüğüne tescili, isteyenlerin dini merasim yapabilmeleri evlenme töreninden sonraki işlemlerdir. Ancak şu hususu önemle belirtmek gerekir ki; evlenmenin geçerli olması dini evlenmenin yapılmış olmasına bağlı değildir, isteyenler resmi nikâhtan sonra dini nikâh da yapabilirler.
Tüm bu işlemlere uyulmaması, evliliğin geçerliliğini etkilemez.

İKİNCİ BÖLÜM
EVLİLİĞİN GENEL HÜKÜMLERİ
BİRİNCİ AYIRIM
EVLİLİK BİRLİĞİNİN ORGANİZASYONU

I- EŞLERİN HAKLARI
A. KONUTU SEÇME HAKKI
MK. md. 186’ya göre; eşler, oturacakları konutu birlikte seçerler. Yeni Medeni Kanun’un deyimiyle aile konutunu, eşlerden birinin tek başına seçme hakkı yoktur.
B. EVLİLİK BİRLİĞİNİ YÖNETME HAKKI
Eşler evlilik birliğini birlikte yönetirler ( MK. md. 186/II). Bu bağlamda eşler; ihtiyaçlarının karşılanması, evin bakımı, birtakım giderlerin yapılmasında eşit söz hakkına sahiptir. Eşlerden biri tek başına bu konuda karar vermeye yetkili değildir.
C. EVLİLİK BİRLİĞİNİ TEMSİL YETKİSİ
1) Eşlerin Temsil Yetkisinin Kapsamı
“Eşlerden her biri, ortak yaşamın devamı süresince ailenin sürekli ihtiyaçları için evlilik birliğini temsil eder.
Ailenin diğer ihtiyaçları için eşlerden biri, birliği ancak aşağıdaki hâllerde temsil edebilir:
1. Diğer eş veya haklı sebeplerle hâkim tarafından yetkili kılınmışsa,
2. Birliğin yararı bakımından gecikmede sakınca bulunur ve diğer eşin hastalığı, başka bir yerde olması veya benzeri sebeplerle rızası alınamazsa.”

Eşler, evlilik birliği devam ettiği sürece ailenin sürekli ihtiyaçlarını karşılamak için temsil yetkisine sahiptirler. Buna göre; ortak yaşamla maddi bir bağlantı içinde olup ( sıklığı önem taşımayan ), evlilik birliğinin günlük ve olağan ihtiyaçlarını sağlamaya yönelik hukuksal işlemleri yapmada eşler kanun gereği tek başına yetkilidir. Örneğin; ev için ( beslenme, giyim, ısınma, su, elektrik) yapılan hukuksal işlemler, günlük kullanıma yönelik basit ev aletlerinin edinimleri gösterilebilir.Sürekli ihtiyaçların dışında kalan ailenin diğer ihtiyaçları için ise, eşlerden birinin tek başına hareket etmesi, diğer eşin rızasına veya hakimden izin alınmasına bağlıdır. Fakat diğer eşin hastalığı, başka yerde olması veya benzeri sebeplerle rızası alınamıyorsa ve birliğin yararı bakımından gecikmede sakınca da var ise diğer eşin rızasını almadan hukuki işlem yapabilir. Diğer ihtiyaçlara örnek olarak; motorlu taşıt vasıtası alma, seyahat için yapılan masraflar, bir dairenin kiralanması, evin güzelleştirilmesi için değişiklik yapılması, hayat sigortası, bankadan para alma, çocuğun özel okula verilmesi…
2) Temsil Yetkisinin Kullanılmasının Sonuçları
MADDE 189. “Birliği temsil yetkisinin kullanıldığı hâllerde, eşler üçüncü kişilere karşı müteselsilen sorumlu olurlar.
Eşlerden her biri, birliği temsil yetkisi bulunmaksızın yaptığı işlemlerden kişisel olarak sorumludur. Ancak, temsil yetkisinin üçüncü kişilerce anlaşılamayacak şekilde aşılması hâlinde eşler müteselsilen sorumludurlar.”

Eşlerin tek başlarına veya birlikte evlilik birliğini temsil yetkilerinin sınırları içerisinde yaptıkları hukuksal işlemlerden dolayı eşler işlem tarafı üçüncü kişiye karşı tüm malvarlıklarıyla müteselsilen sorumlu olurlar. Eşlerden biri temsil yetkisini aşarak işlemde bulunduğunda ise, işle m tarafı üçüncü kişi iyiniyetli ise bir diğer ifadeyle, eşin yetkisini aştığını bilmiyor ve bilmesi de gerekmiyorsa eşler yine müteselsilen sorumludurlar. Buna karşılık işlem tarafı üçüncü kişi iyiniyetli değil ise, işlemde bulunan eş tek başına sorumludur. Görüldüğü üzere; eşlerin temsil yetkilerini aştıkları noktada dahi, yetkilerini açtıkları üçüncü kişilerce bilinmediği veya bilinemediği ölçüde diğer eşin müteselsil sorumluluğu devam eder.
Temsil Yetkisinin Kaldırılması
MADDE 190. “ Eşlerden biri birliği temsil yetkisini aşar veya bu yetkiyi kullanmada yetersiz kalırsa hâkim, diğer eşin istemi üzerine temsil yetkisini kaldırabilir veya sınırlayabilir. İstemde bulunan eş, temsil yetkisinin kaldırıldığını veya sınırlandığını, üçüncü kişilere sadece kişisel duyuru yoluyla bildirebilir.
Temsil yetkisinin kaldırılmasının veya sınırlanmasının iyiniyetli üçüncü kişilere karşı sonuç doğurması, durumun hâkimin kararıyla ilân edilmesine bağlıdır”.

Ailenin sürekli ihtiyaçlarına ilişkin işlerin yapılması sırasında, eşlerden birinin temsil yetkisini kötüye kullanması halinde ( örneğin; evlilik birliği ile ilgili olarak lüzumsuz masraflar yapması, birliğin ihtiyaçlarının dışında borçlandırıcı işlemlere girmesi, lüks sayılacak işlemler yapması, birbirlerine hesap vermekten kaçınması vb…gibi), diğer eş MK. md. 190’a göre; o eşin temsil yetkisinin kaldırılmasını mahkemeden talep edebilir. Kaldırılması talep edilecek temsil yetkisi, sürekli ihtiyaçların karşılanması için eşlerin sahip olduğu olağan temsil yetkisidir. Ailenin diğer ihtiyaçlarına ilişkin temsil yetkisi ise zaten her an geri alınabilir. Temsil yetkisinin sınırlandığını veya kaldırıldığını diğer eş, üçüncü kişilere ancak kişisel olarak duyurur. Üçüncü kişilerin iyiniyeti, durumun hakim kararıyla ilanın yapılması halinde sona erer. Bir diğer ifadeyle, bu ilandan sonra üçüncü kişiler, eşin temsil yetkisinin kaldırıldığını bilmediklerini ileri süremezler.
MK. md. 191/I’e göre; kaldırılan veya sınırlanan temsil yetkisine ilişkin karar, koşulların değişmesi halinde, eşlerden birinin istemi üzerine hakim tarafından kaldırılır. İlk karar ilen edilmiş ise, değişikliğe ilişkin karar da ilan olunur ( MK. md. 191/II).
D. EŞLERİN İŞ ve MESLEK SEÇME HAKLARI
Eşlerden her biri, iş ve meslek seçiminde diğerinin iznini almak zorunda değildir ( MK.
md. 192 c. 1). Ancak meslek ve iş seçiminde ve bunların yürütülmesinde evlilik birliğinin huzur ve yararı göz önünde tutulur ( MK. md. 192 c.2).
II- EŞLERİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ
A. Evlilik Birliğinin Mutluluğunu Sağlama: Evlenmekle eşler, müşterek hayatta huzuru ve mutluluğu sağlamak için ellerinden geleni birlikte yapmakla yükümlüdürler (MK. md. 185/II).
B. Sadakat Gösterme Yükümlülüğü: MK. md. 185/III’e göre; eşlerden herbiri diğerine karşı sadakatle yükümlüdür. Başka biri ile çok yakın hissi bağlantı kurmak, eşin sınırlarını açıklamak, sadakat yükümlülüğünün ihlali kavramının kapsamına dâhildir.
C. Çocukların Bakımına ve Eğitimine ve Gözetimine Özen Gösterme Yükümlülüğü
MK. 185/II’ye göre; eşler birlikte çocukların bakım ve eğitimine ve onların gözetimine özen gösterme yükümlülüğü altındadırlar. Bu yükümlülük eşin başkasından olan ergin olmayan çocuklarını da kapsar ( MK. md. 338/I).
D. Yardım Yükümlülüğü: Eşler birbirlerine yardımla yükümlüdürler. Bu yükümlülük maddi ve manevi olabilir.
E. Giderlere Katılma Yükümlülüğü: MK. md. 186/III’e göre; eşler, evlilik birliğinin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar.

III- EŞLERİN KİŞİSEL STATÜSÜ
A. SOYADI
Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir ( MK. md. 187). Boşanma hâlinde kadın, evlenme ile kazandığı kişisel durumunu korur; ancak, evlenmeden önceki soyadını yeniden alır. Eğer kadın evlenmeden önce dul idiyse hâkimden bekârlık soyadını taşımasına izin verilmesini isteyebilir. Kadının, boşandığı kocasının soyadını kullanmakta menfaati bulunduğu ve bunun kocaya bir zarar vermeyeceği ispatlanırsa, istemi üzerine hâkim, kocasının soyadını taşımasına izin verir. Koca, koşulların değişmesi hâlinde bu iznin kaldırılmasını isteyebilir.
Ayrıca şu hususu da önemle belirtmek gerekir ki; eşler, evlenme akdi yapılmadan önce anlaşarak, kadının soyadının aile soyadı olacağını kararlaştırabilirler. Bu durumda, MK. md. 27/I’den yararlanırlar. Bu bağlamda erkek, soyadının değiştirilmesini haklı bir sebebe dayanarak isteyebilir.
B. VATANDAŞLIK
Türk Vatandaşlığı Kanunu’na göre; bir Türk ile evlenen yabancı kadının kendi vatandaşlığını muhafaza edeceği ve yabancı ile evlenen Türk kadının da Türk vatandaşlığında kalabileceği kabul edilmiştir.
IV- EŞLERİN HUKUKİ İŞLEMLERİ
A. GENEL OLARAK
MK. md. 193’e göre; kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, eşlerden her biri diğeri ve üçüncü kişilerle her türlü hukukî işlemi yapabilir. Önemle vurgulamak gerekir ki; eşler arasındaki işlemlerden dolayı cebri icra yasağı, bundan önceki uygulamanın aksine artık kaldırılmıştır. Bu nedenle, eşler birbirleriyle hukuki işlem yaptıklarında borçlarını gereği gibi ifa etmelidirler. Aksi takdirde, alacaklı olan diğer eş, cebri icra yoluna başvurabilir. Eşlerin birbirleriden olan alacakları için cebri icra yasağının kaldırılmasına rağmen, evlilik birliği devam ettiği sürece, eşler arasındaki işlemler nedeniyle doğan alacaklar bakımından zamanaşımının işlemeyeceği kuralı korunmuştur.
B. AİLE KONUTU İLE İLGİLİ HUKUKİ İŞLEMLER
MK. md. 194: “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.
Rızayı sağlayamayan veya haklı bir sebep olmadan kendisine rıza verilmeyen eş, hâkimin müdahalesini isteyebilir.
Aile konutu olarak özgülenen taşınmaz malın maliki olmayan eş, tapu kütüğüne konutla ilgili gerekli şerhin verilmesini isteyebilir.
Aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı hâline gelir ve bildirimde bulunan eş diğeri ile müteselsilen sorumlu olur.”

Bu düzenleme, eşlerin üçüncü kişilerle diğerinin rızasını almadan hukuki işlemler yapabilme yetkilerine aile konutu bakımından getirilmiş bir sınırlamadır. Aile konutu, eşlerin ortak yaşamlarının merkezini oluşturan konuttur. Bu konut, eşlerin iradelerine uygun olarak sürekli bir şekilde birlikte yaşamalarına hizmet eden oturma yeridir. Kanunkoyucu, Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi ile, aile konutu üzerinde ayni veya şahsi hakkı olmayan eşi bu madde ile korumak istemiştir.
İKİNCİ AYIRIM
EVLİLİK BİRLİĞİNİN KORUNMASI
Medeni Kanun’da birliğin korunması amacıyla yargıcın müdahalesine ve bazı önlemler alabilmesine yer verilmiştir. Bu bağlamda, evlilik birliği içerisinde eşler, yüklendikleri yükümlülükleri yerine getirmez ya da evlilik birliğine ve yürütümüne ilişkin önemli kararlarda uyuşmazlığa düşerlerse, hakimden evlilik birliğine müdahalede bulunmasını isteyebilirler.
Evlilik birliğinin korunmasına yönelik önlemler konusunda yetkili mahkeme, MK. md. 201/I’e göre, eşlerden herhangi birinin yerleşim yeri mahkemesidir. Bu suretle tedbirlerin alınmasında kolaylık, sürat, çabuklaştırma amaçlanmıştır. Eşlerin yerleşim yerleri farklı ve her ikisi de önlem alınması isteminde bulunmuş ise, yetkili mahkeme ilk istemde bulunanın yerleşim yeri mahkemesidir ( MK. md. 201/II). Önlemlerin değiştirilmesi, tamamlanması veya kaldırılması konusunda yetkili mahkeme, önlem kararını veren mahkemedir. Ancak, her iki eşin de yerleşim yeri değişmişse, yetkili mahkeme eşlerden herhangi birinin yeni yerleşim yeri mahkemesidir ( MK. md. 201/III).
Evlilik birliğinin korunmasına yönelik önlemler konusunda görevli mahkeme ise, aile mahkemeleridir. Aile mahkemesi kurulmayan yerlerde ise görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir.
I- MK. md. 195’e DAYALI GENEL KORUMA
Evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemesi veya evlilik birliğine ilişkin önemli bir konuda uyuşmazlığa düşülmesi hâlinde, eşler ayrı ayrı veya birlikte hâkimin müdahalesini isteyebilirler. Genel tedbirler kavramının kapsamına, hakimin eşleri veya eşlerden birini uyarması, otoritesini kullanarak onları uzlaştırmaya çalışması ve eşlerin ortak rızası ile uzman kişilerin yardımını istemesi girer. Hakimin eşleri uyarmasının özel hukuk ve ceza hukuku yönünden bir yaptırımı yoktur.
EŞLERİN EVLİLİK BİRLİĞİ GİDERLERİNE İLİŞKİN PARASAL KATKISININ BELİRLENMESİ
Eşler, ortak yaşamın devam ettiği süre içerisinde MK. md. 196’ya dayanarak, yapmaları gereken birlik giderlerine ilişkin parasal katkının tespitini isteyebilirler. Zira MK. md. 196’ya göre; “Eşlerden birinin istemi üzerine hâkim, ailenin geçimi için her birinin yapacağı parasal katkıyı belirler. Eşin ev işlerini görmesi, çocuklara bakması, diğer eşin işinde karşılıksız çalışması, katkı miktarının belirlenmesinde dikkate alınır. Bu katkılar, geçmiş bir yıl ve gelecek yıllar için istenebilir”.
Eşler arası ortak yaşamın haklı bir sebeple sona erdiği hallerde bu belirleme, MK. md. 197/II ve III’e göre olur.
III- BİRLİKTE YAŞAMAYA ARA VERİLMESİ HALİNDE ALINABİLECEK ÖNLEMLER
MK. md. 197, eşler arasındaki ortak yaşamın sona ermesi halini, evlilik birliğini koruyucu bir tedbir olarak düzenlemektedir. Buna göre;
“Eşlerden biri, ortak hayat sebebiyle kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddî biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahiptir.
Birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya, konut ve ev eşyasından yararlanmaya ve eşlerin mallarının yönetimine ilişkin önlemleri alır.
Eşlerden biri, haklı bir sebep olmaksızın diğerinin birlikte yaşamaktan kaçınması veya ortak hayatın başka bir sebeple olanaksız hâle gelmesi üzerine de yukarıdaki istemlerde bulunabilir.
Eşlerin ergin olmayan çocukları varsa hâkim, ana ve baba ile çocuklar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümlere göre gereken önlemleri alır.”

Kanun ortak yaşama ara verme sebebi olarak üç alternatifli şart öngörmüştür: eşin kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzurunun tehlikeye düşmesi. Bunlardan birinin somut olayda gerçekleşmesi yeterlidir. Ayrıca, MK. md. 197’ye göre; eşlerden birisinin haklı bir sebep olmaksızın diğer eşle birlikte yaşamaktan kaçınması veya ortak hayatın başka bir sebeple olanaksız hale gelmesi üzerine de MK. md. 197/II’de öngörülen istemlerde bulunulabilir. Eşin diğer eşi evden kovması, ayrılık veya boşanma davası açtıktan sonra davası kabul edilmediği için eve dönmek isteyen eşi diğer eşin eve almayı reddetmesi bu hallere örnek olarak gösterilebilir.
IV- BORÇLULARA YÖNELİK ÖNLEMLER
MK. md. 198’e göre; “ Eşlerden biri, birliğin giderlerine katılma yükümlülüğünü yerine getirmezse, hakim onun borçlularına, ödemeyi tamamen veya kısmen diğer eşe yapmalarını emredebilir. Söz konusu düzenleme, özel bir cebri icra tedbiri niteliğindedir.
Bu tedbirin uygulanabilirliğinin temel şartı, eşlerden birinin evlilik birliğinin giderlerine katılma yükümlülüğünü yerine getirmemesidir. Talimat konusu, eşlerin özel hukuk ilişkilerinden doğan alacaklardır. Hakimin bu talimatından sonra bile eş, alacağının alacaklısı olarak kalır. Sadece var olan alacak üzerinde alacaklının tasarruf yetkisi ortadan kalkar. Şu hususu da önemle belirtmek gerekir ki; borçlulara yönelik diğer eşe ödeme yapma talimatı eşler için tedbir kararının kesinleşmesi ile hüküm ve sonuç doğurur. Buna karşılık, talimatın, muhatap borçluya karşı hüküm ve sonuç doğurabilmesi için kararın kendisine bildirimi şarttır.
V- TASARRUF YETKİSİNİN SINIRLANMASI
MK. md. 199: “ Ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan malî bir yükümlülüğün yerine getirilmesi gerektirdiği ölçüde, eşlerden birinin istemi üzerine hâkim, belirleyeceği malvarlığı değerleriyle ilgili tasarrufların ancak onun rızasıyla yapılabileceğine karar verebilir.
Hâkim bu durumda gerekli önlemleri alır.
Hâkim, eşlerden birinin taşınmaz üzerinde tasarruf yetkisini kaldırırsa, re’sen durumun tapu kütüğüne şerhedilmesine karar verir.”

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; İsviçre ve Türk hukukundaki hakim görüş; MK. md. 199’da yer alan sınırlamanın bir fiil ehliyeti sınırlaması değil, mahkeme kararı ile sağlanan bir tasarruf yetkisi sınırlaması olduğu yönündedir.
Mahkeme kararı ile eşin sahip olduğu belirli bir malvarlığı değeri üzerindeki tasarruf yetkisi sınırlanır. Buna göre; hak sahibi, söz konusu malvarlığı değeri üzerinde, ancak diğer eşin izni veya icazeti ile tasarrufta bulunabilir. İzin verilmeden yapılan tasarruf işlemi geçersizdir. Fakat söz konusu geçersiz tasarruf işlemi, tasarruf yetkisine ilişkin eksikliği giderici icazetin verilmesiyle, baştan itibaren ve tam olarak geçerli hale gelir.
Kanunkoyucu, MK. md. 199’da ana önlem olarak “ tasarruf yetkisi sınırlamasını” kabul ederken; ikinci ve üçüncü fıkralarda ana önlemin istenilen sonucu sağlamasını destekleyici önlemlerin alınması hususunda hakime yönelik düzenlemeler getirmiştir. Şöyle ki; hakim belirli malvarlığı unsurları üzerinde hak sahibi eşin tasarruf yetkisini kısıtladıktan sonra, yine orantılılık ilkesi kapsamında gerekli olan diğer önlemleri alacaktır; taşınır malın veya kıymetli evrakın mahkeme, banka veya üçüncü bir kişiye saklanmak üzere tevdi edilmesi; eşin bankadaki hesaplarının bloke edilmesi vs. Ancak MK. md. 199/III, taşınmazlara ilişkin olarak alınacak ek önlemler bakımından hakime bir takdir yetkisi tanımamış olup, sınırlama konusu taşınmazın tapu kütüğündeki sayfasına, kendiliğinden ( re’sen ) şerh ettirmek görevini de yüklemiştir.

Yukarıda sayılan ve hakim tarafından evlilik birliğini korumaya yönelik alınan bu tedbirler MK. md. 200’e göre kaldırılabilir. Şöyle ki; koşullar değiştiğinde hakim, eşlerden birinin istemi üzerine kararında gerekli değişikliği yapar veya sebebi sona ermişse önlemi kaldırır. Önlemlerin değiştirilmesi, tamamlanması veya kaldırılması konusunda yetkili mahkeme, önlem kararını veren mahkemedir. Ancak her iki eşin de yerleşim yeri değişmişse, yetkili mahkeme eşlerden herhangi birinin yeni yerleşim yeri mahkemesidir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
EVLİLİK BİRLİĞİNİN ORTADAN KALKMASI

I- EVLENMENİN ÖLÜM, ÖLÜM KARİNESİ, GAİPLİK ve CİNSİYET DEĞİŞİKLİĞİ İLE SONA ERMESİ
A. ÖLÜM, ÖLÜM KARİNESİ
Eşlerden birinin ölümü ile evlilik birliği kendiliğinden sona erer. Hakim kararına ihtiyaç yoktur. Ölüm ile sağ kalan eşin kişisel durumu değişir; eş evli olmaktan çıkar ve dul kişisel durumu kazanır. Ancak kocanın ölmesi halinde kadın, kocanın soyadını taşımaya devam eder. Çocuklar varsa velayet hakkı eşe geçer.
Bir kimse hakkında ölüm karinesi uygulanmış ve bu bağlamda mahallin en büyük mülki amirinin emriyle künyesine ölü kaydı düşülmüşse, kişi ölmüş kabul edilir ve ölümün meydana getirdiği tüm sonuçlar burada da ortaya çıkar. Bu bağlamda evlilik birliği de kendiliğinden sona erer.

B. GAİPLİK KARARI
Gaiplik, evlilik birliğini kendiliğinden sona erdirmez. Eşin gaiplik başvurusu ile birlikte veya gaiplik kararından sonra evliliğin feshi davası açması gerekir ( MK. md. 131/I,II).

CİNSİYET DEĞİŞİKLİĞİ
Evlenmenin kurucu unsurlarından biri de, ayrı cinsten kişiler arasında yapılmış olmasıdır.
Aynı cinsten kişiler arasındaki evlilik yok hükmündedir. Fakat eşlerin evlilik birliğinin kurulmasından sonra cinsiyetini değiştirmesi halinde evliliğin akıbetinin ne olacağı hususunda kanunda açık bir düzenleme mevcut değildir. Şöyle ki; aslında MK. md. 40’a göre; cinsiyet değiştirme ameliyatlarına izin verilmesi için evli olmamak gerektiğinden evli bir kimsenin kurallara uygun olarak cinsiyetini değiştirmesi söz konusu olamaz. Ne var ki evli olan bir kimse MK. md. 40 ‘a aykırı olmasına rağmen, de facto ( yasal olmayan bir şekilde ) cinsiyetini değiştirmiş olabilir. Bu durumda o kişinin sırf evli olduğu için hukuken onun cinsiyetini değiştirmediğini kabul etmek ve onu hala eski cinsiyetinde varsaymak, kamu düzenine aykırı olur. Burada butlan sebepleri kanunda tüketici olarak sayıldığı için, butlana gidilemez. Bu durumda evliliğin “yok” hale geleceğini kabul etmek daha uygun olur.

II- EVLENMENİN HÜKÜMSÜZLÜĞÜ
EVLENMENİN YOKLUĞU
Evlenmenin kurucu unsurlarının bulunmadığı hallerde evlenmenin yokluğundan söz edilir. Yok olan evlenme, baştan itibaren hukuk alanında yer almadığı için kendiliğinden hükümsüzdür. Ayrıca bir dava açılmasına gerek yoktur. Ancak, evlenmenin yokluğu ihtilaflı ise, yokluğun tespiti için bir tespit davası açılabilir. Karar, sadece yokluğu tespit eder, evlenme karar anından itibaren değil, baştan itibaren geçersizdir. Ayrıca hakim herhangi bir davada yokluğu fark ederse, bunu re’sen dikkate alır. Örneğin; açılmış olan bir boşanma davasında, evliliğin yok olduğunu gören hakim, bunu tespitle yetinir ve boşanmaya karar veremez. Zira yok olan evlenmede boşanma söz konusu olmaz. Taraflar yokluğu her zaman ileri sürebilirler ve aradan uzunca zamanın geçmesi bu durumu düzeltemez. Ayrıca her ilgili, yanlış kaydın düzeltilmesi amacıyla, yokluğun tespiti için her zaman tespit davası açabilir.
Evlenmenin Yokluğu Halleri
Evlenmenin aynı cinsten iki kişi arasında yapılmış olması
İki tarafın evlendirme memuru önünde hazır olmamaları, bir diğer ifadeyle evlenecek kimselerin karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarını, evlendirme memuru huzurunda yapmamış olmaları
Evlenmenin resmi memur önünde yapılmamış olması

MUTLAK BUTLAN ( KESİN HÜKÜMSÜZLÜK )
Kurucu unsurları tam olarak var olduğu için kurulmuş olan bir evlenmenin geçerli olarak hüküm ve sonuç doğurması için kesin olarak bulunması gereken hususların bulunmaması halinde evlilik mutlan butlanla sakattır.
Mutlak butlanla geçersizlik sebepleri Medeni Kanun’da sınırlı sayıyla düzenlenmiştir:
Eşlerden birinin evlenme sırasında evli olması ( Mevcut evlilik )
Ayırt etme gücünden sürekli yoksunluk
Evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığının bulunması
( MK. md. 133’e göre; akıl hastaları ancak hastalıklarının evlenmeye mani olmadığını gösteren bir sağlık kurulu raporu varsa evlenebilirler. İşte böyle bir rapor olmadan evliliğe mani bir akıl hastalığı olan kişinin evliliği mutlak butlan ile batıldır.)

Yasak derecede hısımlık
- Üstsoy ile altsoy arasında, kardeşler arasında, amca, dayı, hala, teyze ile yeğenler arasında
- Kayın hısımlığı meydana getirmiş olan evlilik sona ermiş olsa bile eşlerden biri ile diğerinin üstsoyu ile altsoyu arasında evlenmek yasaktır.

Yok evlenmeler baştan itibaren hiçbir hukuki sonuç doğurmadığı halde, mutlak butlanla geçersiz olan evlenmeler yapıldıkları andan itibaren varlık kazanır ve geçerli bir evlilik gibi hukuki sonuçlarını doğurur ( MK. md. 156 ). Butlanla sakat bir evlilik hakim kararıyla ortadan kaldırılabilir ve hakim tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar da geçerli bir evlilik gibi hukuki sonuçlarını doğurmaya devam eder. Bu bağlamda geçersizlik kararı geriye yürümez, verildiği andan itibaren ileriye yönelik olarak hüküm ve sonuç doğurur. Dolayısıyla;
- Evlilik sona erinceye kadar ve sona ermesinden sonraki 300 gün içinde doğan çocuklar soybağı ile kocaya bağlıdırlar, bir diğer ifadeyle mutlak butlanla geçersiz olan bir evlilik hakim kararıyla ortadan kaldırılsa bile batıl evlilikten doğan çocuklar, ana baba iyiniyetli olmasalar bile evlilik içinde doğmuş sayılırlar.
- Eşler arasındaki rejimin tasfiyesi, maddi ve manevi tazminat ve nafaka ve soyadı aynen boşanmadaki esaslara tabidir ( MK. md. 158/II).
- Evliliğin butlan ile sona erdirilmesi halinde, evlenirken iyiniyetli olan eş bu evlenme ile kazanmış olduğu kişisel durumunu korur ( Örneğin; vatandaşlık ).

Mutlak butlan davası, Cumhuriyet savcısı tarafından re’sen açılabileceği gibi, ilgili olan herkes tarafından açılabilir. Fakat evlilik sona ermişse Cumhuriyet savcısı re’sen mutlak butlan davası açamaz.
Ayırt etme gücünün sonradan kazanılması veya akıl hastalığının iyileşmiş olması durumlarında mutlak butlan davasını yalnızca akıl hastalığı iyileşen veya ayırt etme gücünü kazanan eş açabilir.
Evliyken yeniden evlenen kimsenin önceki evliliği butlan kararı verilmeden önce sona ermişse ve ikinci evlenmede diğer eş iyiniyetli ise bu evlenmenin butlanına karar verilemez.
Ayrıca şu hususu da belirtmek gerekir ki; mutlak butlan davalarında süre sınırlaması söz konusu değildir. Söz konusu dava şartları mevcut oldukça her zaman açılabilir.

NİSBİ BUTLAN ( İPTAL EDİLEBİLİRLİK )
Medeni Kanun’da sayılan birtakım nedenlerin varlığı halinde, belirtilen kişilerce ve öngörülen süreler içinde evliliğin iptali sağlanabilir. Evlenmenin nisbi butlanla geçersizliğini gerektiren nedenler de Medeni Kanunumuzda sınırlı sayıda düzenlenmiştir. Söz konusu nedenler şunlardır:
· Ayırt etme gücünden geçici yoksunluk
· İrade Sakatlıkları
Eşlerden birinin evlenme konusundaki iradesinin hata, hile ya da tehdit nedenlerinden biri ile sakatlanmış olması durumunda iradesi sakatlanan eşe evliliğin nisbi butlanı davası açma hakkı tanınmıştır.
Yanılma
Madde 149: “ Aşağıdaki durumlarda eşlerden biri evlenmenin iptalini dava edebilir:
1. Evlenmeyi hiç istemediği veya evlendiği kişiyle evlenmeyi düşünmediği hâlde yanılarak bu evlenmeye razı olmuşsa,
2. Eşinde bulunmaması onunla birlikte yaşamayı kendisi için çekilmez bir duruma sokacak derecede önemli bir nitelikte yanılarak evlenmişse.”
Aldatma
Madde 150: “ Aşağıdaki durumlarda eşlerden biri evlenmenin iptalini dava edebilir:
1. Eşinin namus ve onuru hakkında doğrudan doğruya onun tarafından veya onun bilgisi altında bir başkası tarafından aldatılarak evlenmeye razı olmuşsa,
2. Davacının veya altsoyunun sağlığı için ağır tehlike oluşturan bir hastalık kendisinden gizlenmişse.”
Korkutma
Madde 151: “ Kendisinin veya yakınlarından birinin hayatı, sağlığı veya namus ve onuruna yönelik pek yakın ve ağır bir tehlike ile korkutularak evlenmeye razı edilmiş eş, evlenmenin iptalini dava edebilir.”

Yasal Temsilcinin İzninin Bulunmaması
Kanunkoyucu sınırlı ehliyetsizin ( ayırt etme gücüne sahip küçük ve kısıtlı ) evlenebilmesi için yasal temsilcinin rızasını aramıştır. Bu rıza beyanı olmadan yapılan evlilikler nisbi butlanla sakat evliliklerdir. Fakat bu kuralın iki istisnası mevcuttur:
Yasal temsilcinin rızasını almadan evlenen kişinin sonradan 18 yaşını doldurmak suretiyle ergin olması veya kısıtlı olmaktan çıkması ya da,
Kadının gebe kalması hallerinde evlenmenin iptaline karar verilemez ( MK. md. 153/II).

Nisbi butlan nedenlerinin varlığı halinde, mutlak butlan hallerinde olduğu gibi, evlenme kendiliğinden hükümsüz olmaz, bir nisbi butlan davasının açılması gerekir. Söz konusu dava yenilik doğuran bir davadır. Ayrıca mutlak butlanda olduğu gibi burada da nisbi butlanla sakat olan bir evlenme hakim tarafından iptal kararı verilinceye kadar geçerli bir evlenmenin tüm sonuçlarını doğurur ( MK. md. 156).
Nisbi butlan davası, ayırt etme gücünden geçici yoksunluk ya da irade sakatlığı sebebiyle açılıyorsa, davacı, ayırt etme gücünü kazanan ya da iradesi sakat olan eştir. Buna karşılık, yasal temsilcinin izninin bulunmadığı gerekçesiyle açılan davada davacı yasal temsilcidir. Ayrıca nisbi butlan davasının açılması hak düşürücü süreye tabi tutulmuştur. Şöyle ki; MK. md. 152’ye göre; iptal davası açma hakkı, iptal sebebinin öğrenildiği veya korkunun etkisinin ortadan kalktığı tarihten başlayarak altı ay ve her hâlde evlenmenin üzerinden beş yıl geçmekle düşer.
MUTLAK BUTLAN ve NİSBİ BUTLAN ARASINDAKİ BENZER TARAFLAR
Mutlak butlan ve nisbi butlanın her ikisi de hakimin kararı ile evliliği geçersiz hale getirir.
Her ikisi de ancak kanunda düzenlenen sebeplere dayanılarak açılabilir.
Her iki dava da bozucu yenilik doğuran dava niteliğinde olup, bu davalar sonucu verilen kararlar da yenilik doğuran kararlardır. Zira bu davalar sonucu verilen kararlarla var olan bir hukuki durum yani evlilik sona ermektedir.
Uygulanacak yargılama usulü açısından her iki dava için de boşanmaya ilişkin hükümlere atıf yapılmıştır. Buna göre söz konusu davalar; MK. md. 168’e göre; eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son altı aydır birlikte oturdukları yer mahkemesidir.
Gerek mutlak butlan davası gerekse nisbi butlan davası sonunda verilen butlan kararı geçmişe etkili değildir. Bu bağlamda batıl olan evlenme, butlan kararının kesinleşmesinden itibaren ileriye etkili olarak hükümsüz hale gelir ve bu ana kadar da geçerli bir evlenmenin tüm sonuçlarını doğurur. Dolayısıyla;

Batıl olan evlenme içinde ya da butlan kararının kesinleşmesinden itibaren 300 gün içinde doğan çocuklar evlilik içinde doğmuş sayılırlar. Ana ve babanın iyiniyetli ya da kötüniyetli olması bu konuda önem taşımaz. Ayrıca butlan kararından sonra çocukların ana ve babaları ile ilişkilerinin düzenlenmesine, velayete ve nafakayla ilgili meselelere boşanmaya ilişkin hükümler uygulanır ( md. 157/II).
Evlenmenin iptali halinde; kadının soyadı, mal rejiminin tasfiyesi ile tazminat ve nafaka hakkında da boşanmaya ilişkin hükümler uygulanır.
Eşlerin evlenmeyle kazandıkları kişisel durumlarını butlan kararından sonra da koruyabilmeleri, iyiniyetli olmalarına bağlıdır. İyiniyetten kasıt; eşin ya da eşlerin evlenme sırasında evlenmeyi batıl kılan bir sebebin bulunduğunu bilmemeleri ve gerekli özeni göstermelerine rağmen bunu öğrenememiş olmalarıdır. Eş bu anlamda iyiniyetli değilse evlenmeyle kazandığı kişisel durumunu iptal kararından sonra koruyamaz. Türk Vatandaşlığı Kanunu’na göre; kadının iptal kararından sonra evlenmeyle kazandığı Türk vatandaşlığını koruyabilmesi için de iyiniyetli olması gerekir.
Butlan kararı çocukların ana ve babalarına karşı ya da ana babanın çocuklarına karşı mirasçılığını etkilemezse de, iptal kararı ile birlikte eşlerin bu sıfatla birbirlerine karşı olan yasal mirasçılıkları sona erer. Ayrıca; eşlerden birinin açılmış olan butlan davası kesin hükme bağlanmadan ölmesi halinde mirasçılık durumunun akıbeti MK. md. 159’da düzenlenmiştir. Şöyle ki; “Evlenmenin butlanını dava etme hakkı mirasçılara geçmez. Ancak, mirasçılar açılmış olan davayı sürdürebilirler. Dava sonucunda evlenme sırasında iyiniyetli olmadığı anlaşılan sağ kalan eş, yasal mirasçı olamayacağı gibi, daha önce yapılmış olan ölüme bağlı tasarruflarla kendisine sağlanan hakları da kaybeder.”

v MUTLAK BUTLAN ve NİSBİ BUTLAN ARASINDAKİ FARKLAR
Mutlak butlan kamu düzenini ilgilendirir. Nisbi butlan ise kamu düzeniyle ilgili değildir.
Mutlak butlan sebebiyle dava açmak hakkı, her ilgiliye ve Cumhuriyet savcısına tanınmıştır. Oysa nisbi butlan sebebiyle dava açmak hakkı sadece eşlere ve yasal temsilcisinin rızasının aranması halinde yasal temsilciye tanınmıştır.
Mutlak butlan davasının açılması süreyle sınırlandırılmamıştır, her zaman açılabilir. Oysa nisbi butlan sebeplerinin varlığı halinde açılacak butlan davası 6 ay ve 5 yıllık hak düşürücü sürelere tabidir.
4) Mutlak butlan ve nisbi butlan sebepleri farklı olup her ikisine ilişkin nedenler de kanunda tahdidi olarak sayılmıştır.

Ayrıca şu hususu da belirtmek gerekir ki; aşağıdaki durumlardan birinin varlığı halinde evlendirme memuru evlendirmeyi yapmayacaktır. Ancak buna rağmen evlenme yapılacak olursa, bu eksikliklerden birinin varlığı evlenmenin geçerliliğini etkilemez.
1) Kadının bekleme süresinin bitiminden önce evlenmesi : MK. md. 154 ‘e göre; evliliği sona eren kadının yeniden evlenmesi için MK. md. 132’de öngörülmüş olan 300 günlük süreyi beklemeden evlenmesi evliliği geçersiz kılmaz.
2) Bazı şekil kurallarına uymama: MK. md. 155’e göre; Evlendirmeye yetkili memur önünde yapılmış olan bir evliliğin kanunun diğer şekil kurallarına uyulmaması sebebiyle butlanına karar verilemez. Buna göre; eşler evlenmeden önce yapılması gereken işlemleri yapmadan ya da evlenme merasimine tanıklar katılmadan yetkili memur önünde evlenecek olurlarsa evlenmenin batıl sayılmasına karar verilemez.

III- BOŞANMA
Evliliği sona erdiren sebeplerden biri de boşanmadır. Boşanma sadece kanunda öngörülen sebeplerin varlığı halinde açılacak bir dava ile ve hakim kararı ile mümkündür. Boşanma davasını eşler açar, fakat çok istisnai hallerde yasal temsilci de açabilir.
A. BOŞANMA SEBEPLERİ
Boşanma sebeplerini genel ve özel sebepler olmak üzere iki başlık altında toplayabiliriz.

- Zina
- Hayata Kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış – Evlilik Birliğinin
- Suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme Sarsılması
- Terk
- Akıl hastalığı

ÖZEL BOŞANMA SEBEPLERİ
a- Zina ( MK. md. 161 )
Evli bir erkek veya kadının eşi dışında üçüncü bir kişiyle isteyerek cinsel ilişkiye girmesidir. Bu durum, sadakat yükümlülüğüne aykırı davranış niteliğinde olduğundan diğer eşe boşanma davası açma hakkını verir. Zina yapan eş aleyhine boşanma davası açılabilmesi için bu eşin dava hakkı olan eş tarafından affedilmemiş olması gerekir ( MK. md. 161/III). Zina nedeniyle boşanma davasının, boşanma nedeninin ( zinanın) öğrenilmesinden itibaren altı ay ve en çok zinanın yapıldığı tarihten itibaren 5 yıl içinde açılmış olması gerekir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki; zina suç olmaktan çıkarılmıştır.
Hayata Kast ve Pek Kötü veya Onur Kırıcı Davranış ( MK. md. 162)
Hayata kast, bir eşin diğerini öldürme niyetini bazı fiillerle açıklamasıdır. Pek kötü veya onur kırıcı davranışta eşlerden birinin, diğer eşe pek fena davranması aranır. Eşi dövmek, aç bırakmak, işkence etmek, hakaret etmek vs. pek kötü veya onur kırıcı davranış kavramına girer.
Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her hâlde bu sebebin doğumunun üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkı düşer.
Suç İşleme ve Haysiyetsiz Hayat Sürme ( MK. md. 163)
Eşlerden birinin yüz kızartıcı bir suç işlemesi halinde diğer eş boşanma davası açabilir. Örneğin; eşin adam öldürmesi, dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma, hırsızlık fiillerinin işlenmesi boşanma sebebidir.
Eşlerden birinin haysiyetsiz hayat sürmesi yüzünden boşanmaya hükmedilebilmesi için evlilik birliğinin devamı diğer eş için çekilmez hale gelmiş olmalıdır.
Yukarıdaki sebepler dolayısıyla boşanma davasının her zaman açılması mümkündür, kanunkoyucu belli bir süre öngörmemiştir.
Terk ( MK. md. 164)
Terk, eşlerden birinin ortak hayattan ayrılmasıdır. Eş müşterek hayata devam etmemek üzere, evlilik birliğinin getirdiği yükümlülükleri yerine getirmemek amacı ile diğer eşi bırakıp gitmişse ve haklı bir sebep olmaksızın eve dönmüyorsa terk fiili söz konusudur. Ayrıca, diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır.
Terk sebebiyle boşanma davasının açılabilmesi için şu koşullar aranır:
Eşler arasında ayrı yaşama en az 6 ay devam etmiş olmaldır.
Terk edilen eş, terkin üzerinden en az 4 ay geçtikten sonra hakime başvurmalıdır.
Hakim terk eden eşe, 2 ay içinde eve dönmesi için ihtarda bulunmalıdır.
Evi terk eden eş bu süre sonunda eve dönmez ise diğer eş boşanma davası açabilir.
Akıl Hastalığı ( MK. md. 165)
Akıl hastalığının boşanma nedeni olabilmesi için aşağıda belirtilen koşulların gerçekleşmesi gerekir:
Eşlerden biri evlenmeden sonra hastalanmış olmalıdır ( Zira evlenmeden önce akıl hastalığı, evlenmeye engel teşkil edecek derecede ise zaten kesin evlenme engelidir).
Diğer eş için ortak hayat çekilmez hale gelmiş olmalıdır.
Hastalığın geçmesine olanak bulunmadığı resmi sağlık kurulu raporuyla tespit edilmelidir.
Akıl hastalığına dayanarak boşanma davası açma hakkı belli bir süreye bağlanmamıştır.
GENEL BOŞANMA NEDENLERİ
MK. md. 166’da üç tür genel boşanma sebebi düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi ( dar anlamda ) evlilik birliğinin sarsılmasıdır ( MK. md. 166/I, II). Diğer iki halde ise evlilik birliğinin sarsılmış olduğu faraziyesinden hareket edilmiştir. Bu haller, eşlerin birlikte dava açmaları ya da birinin açtığı davayı diğerinin kabul etmesi ( MK. md. 166/III) ve açılmış olan bir boşanma davasının reddinden sonra eşlerin kanunda öngörülen süreyi ortak hayatı yeniden kurmadan geçirmeleri yani evlilik birliğinin yeniden kurulamamasıdır ( MK. md. 166/IV).

Evlilik Birliğinin Temelden Sarsılması

MK. md. 166/I ve II’ye göre; “Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.”

Görüldüğü üzere kanunda evlilik birliğinin sarsılması sonucu dava açılabilmesi bazı koşulların varlığına bağlanmıştır:
Evlilik birliği temelden sarsılmış olmalıdır.
Bu sarsılma sonucunda, eşlerden müşterek hayatı sürdürmelerinin beklenemez olması gerekir. Bu konuda hakimin takdir yetkisi söz konusudur.
Davacının kusurunun daha ağır olduğu itirazı yapılmamış olmalı veya itiraz reddedilmiş olmalı
Eşlerin Boşanma Hususunda Anlaşmış Olmaları ( MK. md. 166/III)
MK. md. 166/III’e göre; “Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu hâlde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü hâlinde boşanmaya hükmolunur. Bu hâlde tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz.”

Görüldüğü üzere evlilik en az 1 yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu bağlamda kanunkoyucu evlilik birliğinin temelinden sarsıldığına dair karine kabul etmiş olup, eşlere anlaşmalı boşanma imkanı vermiştir.
Hakimin MK. md. 166/III uyarınca boşanma kararı verebilmesi için;
Evlilik en az 1 yıl sürmüş olmalıdır.
Eşler mahkemeye birlikte başvurmuş ya da bir eş, diğer eşin davasını kabul etmiş olmalıdır.
Hakim tarafları bizzat dinleyip iradelerini serbestçe açıkladıklarına kanaat getirmelidir.
Hâkim tarafların düzenledikleri, boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumu hususundaki anlaşmayı uygun bulmalıdır.
Ayrıca şu hususu da önemle vurgulamak gerekir ki; kural olarak MK. md. 184 b. 3’e göre; “Tarafların bu konudaki her türlü ikrarları hâkimi bağlamaz.” Fakat bu konuda söz konusu kuralın bir istisnası mevcuttur. Şöyle ki; MK. md. 166/III’e göre; Bu hâlde tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz.”

Müşterek Hayatın Kurulamaması ( Fiili Ayrılık ) ( MK. md. 166 /IV )
MK. md. 166/IV’e göre; “Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi hâlinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir.”

Hakimin belirli bir süre ortak hayatın kurulamamasına dayanarak evlilik birliğinin sarsılmış olması nedeniyle boşanma kararı verebilmesi için;
Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmiş olması,
Bu kararın kesinleştiği tarihten itibaren 3 yıl geçmiş olması
Bu süre içinde her ne sebeple olursa olsun ortak hayatın yeniden kurulamamış olması gerekir.
Hakim eşlerden herhangi birinin boşanma kararının reddinin kesinleşmesinden itibaren 3 yılın geçip geçmediğini kontrol eder. Eğer bu süre tamamlanmışsa hakim boşanma kararını vermek zorundadır.
B. BOŞANMA DAVASI
1) BOŞANMA DAVASI İLE AYRILIK KARARI ARASINDAKİ İLİŞKİ
Boşanma davası açan kişi, boşanmaya karar verilmesini ister. Ancak, davacı dilerse, boşanma davasında, ayrılığa karar verilmesini de isteyebilir ( MK. md. 167 ). Boşanma sebebi ispatlanmış olursa hakim, boşanma veya ayrılığa karar verir ( MK. md. 170 ). Fakat davacı boşanmaya değil, ayrılığa ilişkin olarak dava açmışsa, hakim boşanmaya karar veremez, ayrılığa karar vermelidir ( MK. md. 170/II).
Boşanma davası açılmış, fakat hakim ayrılığa hükmetmeyi uygun bulmuşsa, ayrılığa 1 yıldan 3 yıla kadar bir süre için karar verebilir. Bu süre ayrılık kararının kesinleşmesiyle işlemeye başlar ( MK. md. 171 ).
Söz konusu süre bitince ayrılık durumu kendiliğinden sona erer. Ayrılık süresi içinde ortak hayat yeniden kurulamamışsa eşlerden her biri boşanma davası açabilir ( MK. md. 172/I-II).

2) BOŞANMA DAVASINDA YARGILAMA İLE İLGİLİ DÜZENLEMELER ve GEÇİCİ ÖNLEMLER
a- Yetkili ve Görevli Mahkeme
MK. md. 168’e göre; boşanma ve ayrılık davasında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya boşanma davasının açılmasından önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir.,
Görevli mahkeme ise, 4782 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4. maddesine göre asliye hukuk mahkemesi derecesinde olan aile mahkemesidir. Aile mahkemesi olmayan yerlerde dava asliye hukuk mahkemesinde görülür.
b- Davada Uygulanacak Usul
Boşanma davalarında, çekişmeli yargı ( nizalı kaza ) yöntemi geçerlidir.
Boşanma ve ayrılık davalarında uygulanacak usuller MK. md. 184’te düzenlenmiştir. Şöyle ki;
1. Hâkim, boşanma veya ayrılık davasının dayandığı olguların varlığına vicdanen kanaat getirmedikçe, bunları ispatlanmış sayamaz.
2. Hâkim, bu olgular hakkında gerek re’sen, gerek istem üzerine taraflara yemin öneremez.
3. Tarafların bu konudaki her türlü ikrarları hâkimi bağlamaz.
4. Hâkim, kanıtları serbestçe takdir eder.
5. Boşanma veya ayrılığın fer’î sonuçlarına ilişkin anlaşmalar, hâkim tarafından onaylanmadıkça geçerli olmaz.
6. Hâkim, taraflardan birinin istemi üzerine duruşmanın gizli yapılmasına karar verebilir.
Bunun dışındaki hallerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulanır.
Ayrıca şu hususu da belirtmek gerekir ki; Aile Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 7. maddesine göre; Aile mahkemeleri, önlerine gelen dava ve işlerin özelliklerine göre, esasa girmeden önce, aile içindeki karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörünün korunması bakımından eşlerin ve çocukların karşı karşıya oldukları sorunları tespit ederek bunların sulh yoluyla çözümünü, gerektiğinde uzmanlardan da yararlanarak teşvik eder. Sulh sağlanamadığı takdirde yargılamaya devam olunarak esas hakkında karar verilir.”

c- Geçici Önlemler
MK. md. 166’ya göre; “Boşanma veya ayrılık davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri re’sen alır.”
Boşanma davası açılması üzerine, eşlerin ve çocukların bu durumdan zarar görmeleri muhtemeldir. Bu bağlamda kanunkoyucu hakime özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşerlin malların yönetimine ve çocukların bakımı ile korunmasına dair geçici tedbirleri alma konusunda yetki vermiştir. Ayrıca bunların dışında hakim gerekli göreceği tedbirleri de alabilir.
Eşlerin Barınma ve Geçimi İçin Alınacak Tedbirler : Boşanma ve ayrılık davasının açılması her ne kadar eşlere ayrı yaşama hakkı verirse de evlilik birliği devam eder. Buna paralel olarak karı kocanın birbirlerine karşı bakım yükümü de devam eder. Bu bakımın nasıl olacağı eşler arasında kararlaştırılırsa bu anlaşma uygulanır. Eşlerin anlaşamamaları halinde, hakim, dava açıldığı zaman eşlerden birinin geçimini teminde güçlük çektiği durumlarda, diğerinin onun geçimine ne kadar katkıda bulunacağına da karar verir. Bu bağlamda eşin diğer eşe dava devam ettiği sürece yapacağı bu yardıma tedbir nafakası adı verilir. Bu nafakanın miktarını hakim tarafların mali durumlarını göz önünde bulundurarak belirler. Yargıtay’a göre, düzenli geliri olan eş lehine tedbir nafakasına karar verilemez Tedbir nafakasına hükmedilirken boşanma davasını kimin açtığı, imin kusurlu olduğu gözönünde tutulmaz. Zira önemli olan tarafların mali durumudur. Tedbir nafakasının ödenmesi, kararın alındığı tarihten değil de boşanma davasının açıldığı tarihten itibaren başlar. Bir diğer ifadeyle mahkemenin vereceği karar davanın açılması anına kadar geçmişe etkilidir. Tedbir nafakası boşanma ya da ayrılık kararının kesinleşmesi ile sona erer.
Çocukların Bakımına İlişkin Tedbirler : Dava sırasında eşler, ayrı yaşayacakları için çocukların hangi eşin yanında kalacağı, diğer eşin onların geçimine nasıl katkıda bulunacağı, kişisel ilişkilerinin nasıl devam edeceği de hakim tarafından belirlenir. Çocuğa ödenecek nafakaya iştirak nafakası adı verilir.

C. BOŞANMANIN SONUÇLARI
1) EŞLER YÖNÜNDEN SONUÇLARI
a- Eşlerin Kişisel Durumları
Boşanma halinde kadın, evlenme ile kazandığı kişisel durumunu korur ( MK. md. 173/I). Bir diğer ifadeyle kadın, boşanma halinde, evlenme ile kazandığı kayın hısımlığını, vatandaşlığını, erken rüştünü korur. Ancak evlenmeden önceki soyadını yeniden alır. Kadının boşandığı eşinin soyadını kullanmakta menfaati bulunduğu ve bunun kocaya bir zarar vermeyeceği ispatlanırsa, kadının istemi üzerine hakim kocasının soyadını taşımasına karar verebilir ( MK. md. 173/II). Koşulların değişmesi halinde hakim bu iznin kaldırılmasını isteyebilir.
b- Kadın İçin Bekleme Süresi
Evlilik sona ermişse, kadın, boşanmadan sonra 300 gün süreyle evlenemez ( MK. md. 132). Nesep karışıklıklarına yol açmamak için konulan bu bekleme süresi içinde kadın doğum yaparsa artık bu süre de sona erer ( MK. md. 132/II). Ayrıca kadının önceki evliliğinden gebe olmadığının anlaşılması veya boşanan eşlerin yeniden birbirleri ile evlenmek istemelerinde mahkeme bu süreyi kaldırır ( MK. md. 132/III).
c- Mal Rejiminin Tasfiyesi
Boşanma sonucunda eşlerin bağlı olduğu mal rejimi uyarınca mal rejiminin tasfiyesi gündeme gelir ( MK. md. 179).
d- Mirasçılık Hakları ve Ölüme Bağlı Tasarruflarla Sağlanan Yararlar
Boşanan eşler, bu sıfatla birbirlerinin yasal mirasçısı olamazlar ve boşanmadan önce yapılmış olan ölüme bağlı tasarruflarla kendilerine sağlanan hakları, aksi tasarruftan anlaşılmadıkça kaybederler ( MK. md. 181/I).
Boşanma davası devam ederken davayı açan eş ölürse, onun mirasçılarından birisinin davaya devam etmesi ve davalı eşin kusurunu ispatlaması halinde de sağ kalan eş mirasçı olamaz ve ölüme bağlı tasarrufla kendisine sağlanan hakları aksi tasarruftan anlaşılmadıkça yitirir ( MK. md. 181/II).
e- Tazminat
Boşanma davası sonucunda maddi ve manevi zarara uğrayan eş, diğer eşten tazminat isteyebilir.

aa) Maddi Tazminat
MK. md. 174’e göre; “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir.”
Maddi tazminatın talep edilebilmesi için boşanmada kusuru bulunmayan ya da daha az kusurlu olan tarafın mevcut veya beklenen menfaatinin boşanma nedeniyle zedelenmiş olması gerekir ( MK. md. 174/I). Buna göre şartları;
Boşanmada kusuru daha az olan taraf maddi tazminat talebinde bulunabilir.
Boşanmaya sebebiyet veren tarafın kusurlu olması gerekir. İki taraf da kusursuz ise maddi tazminata hükmedilemez.
Tazminat isteyenin boşanma yüzünden bir zararının doğması gerekir.
Maddi tazminatın toptan veya durumun gereklerine göre irat biçiminde ödenmesine karar verilebilir ( MK. md. 176/I). İrat biçiminde ödenmesine karar verilen maddî tazminat alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü hâlinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi hâlinde mahkeme kararıyla kaldırılır. Tarafların malî durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir. Hâkim, istem hâlinde, irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddî tazminat veya nafakanın gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki; maddi tazminat davası boşanma hükmünün kesinleşmesinden itibaren 1 yıl içinde açılabilir ( MK. md. 178) ve bu konuda yetkili mahkeme nafaka alacaklısının yerleşim yeri mahkemesidir ( MK. md. 177).

Manevi Tazminat
MK. md. 174/II’ye göre; “Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir”.
Boşanma sonucunda taraflardan birinin manevi tazminat talebinde bulunabilmesi için şu koşulların gerçekleşmesi gerekir.
Tazminat talep eden tarafın boşanmaya yol açan olaylar sebebiyle kişilik hakkı saldırıya uğramış olmalıdır.
Diğer taraf kusuru ile boşanmaya sebebiyet vermiş olmalıdır.
Tazminat talebinde bulunan tarafın daha az kusurlu olması yeterlidir, kusursuz olması aranmaz. MK. md. 174/II, karşılığı olan eski MK. md. 143/II’den farklı olarak tazminat isteyecek olan eşin hiç kusurunun bulunmamasını aramamış, sadece kişilik hakının zedelenmiş olmasını talep için yeterli görmüştür. Dolayısıyla davacının kusuru bu bağlamda Borçlar Kanununa göre tazminattan indirim sebebi sayılabilir. O halde davacının kusuru ile davalının kusuru eşit ya da davacının kusuru, davalınınkinden daha fazla ise manevi tazminat talebi söz konusu olmaz.
Hakim, manevi tazminat olarak paradan başka bir şeye karar veremez. Ayrıca MK. md. 176/II’ye göre, manevî tazminatın irat biçiminde ödenmesine karar verilemez.
Manevi tazminat davası boşanma hükmünün kesinleşmesinden itibaren 1 yıl içinde açılabilir ( MK. md. 178) ve bu konuda yetkili mahkeme nafaka alacaklısının yerleşim yeri mahkemesidir ( MK. md. 177).

f- Yoksulluk Nafakası
MK. md. 175’e göre; “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak şartıyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir.” Bu hükme göre; bir tarafın nafaka isteyebilmesi için;
Nafaka talep eden, diğer taraftan daha az kusurlu olmalıdır.
Taraf boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmelidir.
Tazminattan farklı olarak, nafaka talep edilen eş kusursuz olsa da, şartları oluşmuşsa, boşanma sonucu yoksulluğa düşecek eşin nafaka talep etmesi mümkündür.
Şartların oluşmasıyla nafaka ödeyecek eşin mali olanaklarıyla orantılı olarak, nafaka miktarını hakim belirler. Bu belirlemeyi yaparken, nafaka ödeyecek eşin mali imkanı dışında, nafaka isteyen eşin gelir ve giderlerini de göz önünde tutmalıdır. Her halde yoksulluk nafakası, karşı tarafın zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda olmalıdır.
Yoksulluk nafakasının maddi tazminatta olduğu gibi, toptan veya durumun gereklerine göre irat biçiminde ödenmesine karar verilebilir ( MK. md. 176/I). İrat biçiminde ödenmesine karar verilen yoksulluk nafakasının, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü hâlinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi hâlinde mahkeme kararıyla kaldırılır. Tarafların malî durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir. Hâkim, istem hâlinde, irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddî tazminat veya nafakanın gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir.
Yoksulluk nafakasına ilişkin davanın, boşanma hükmünün kesinleşmesinden itibaren 1 yıl içinde açılması gerekir ( MK. md. 178). Açılacak yoksulluk nafakası davasında, nafaka alacaklısının yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir ( MK. md. 177).

2) BOŞANMANIN ÇOCUKLAR YÖNÜNDEN SONUÇLARI
Velayet
Hakim, boşanma kararında çocukların durumunu ve ana baba ile olan ilişkilerini düzenlemek zorundadır. MK. md. 182’ye göre; mahkeme boşanma veya ayrılığa karar verirken, olanak bulundukça ana ve babayı dinledikten ve çocuk vesayet altında ise vasinin ve vesayet makamının düşüncesini aldıktan sonra, ana ve babanın haklarını ve çocuk ile olan kişisel ilişkilerini düzenler. Buna göre; hakim, velayet hakkının ana veya babadan hangisine bırakılacağını veya çocuğa bir vasi atanması gerekip gerekmediğine re’sen karar verir.
Hakim velayet hakkını eşlerden birine bırakmışsa diğer eş ile çocuk arasındaki ilişkiyi de düzenler. Görüldüğü üzere evlilik devam ederken kural olarak ana ve baba tarafından birlikte kullanılan velayet, boşanma sonucunda hakim tarafından ana ya da babadan birisine verilir. Velayetin verilmesinde, çocuğun kimin yanında olursa daha iyi yetişeceği hususu önemli olduğu için, eşlerin mali durumları ya da boşanmadaki kusurları çok büyük rol oynamaz. Bu bağlamda, hakim çocuğun daha iyi yetişeceği kanaatinde ise, onu, mali durumu iyi olmayan ya da boşanmada kusurlu olan tarafa da verebilir. Örneğin; 2. HD. bir kararında, mahkemece ananın zinası sabit olmasına rağmen, babanın durumu ve çocukların yaşını göz önünde bulundurarak velayeti anaya vermiştir.
Boşanma kararından sonra bir çocuğun doğması halinde, bu çocuğun velayetinin kime verileceği hususunun tespiti için ayrı bir dava açılması gerekir. Yoksa velayet kendiliğinden boşanma kararında diğer çocukların velayetinin verildiği ana ya da babaya geçmez.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki; MK. md. 183’ e göre; “Ana veya babanın başkasıyla evlenmesi, başka bir yere gitmesi veya ölmesi gibi yeni olguların zorunlu kılması hâlinde hâkim, re’sen veya ana ve babadan birinin istemi üzerine gerekli önlemleri alır.” Bu bağlamda, velayet hakkına sahip olan tarafın ölmesi halinde, velayet doğrudan doğruya diğer tarafa geçmez; bu hususta hakimin karar vermesi gerekir; hakim velayet hakkını sağ kalan ana veya babaya verebileceği gibi, vesayet makamından ( sulh mahkemesi ) çocuğa bir vasi tayin edilmesini de isteyebilir. Bunun gibi, velayet kendisine verilmiş olan ana ya da babanın yeniden evlenmiş olması da tek başına velayetin ondan alınmasını gerektirmez, bu durumun yanında başka olguların da velayetin alınmasını haklı göstermesi gerekir.

Çocukla Kişisel İlişki Kurulması
Boşanma sonucunda çocuğun velayetinin ana ya da babadan birine verilmesiyle, sadece diğerinin çocuk üzerindeki velayeti sona erer, fakat çocuk ile kişisel ilişki kurma hakkı devam eder. Nitekim MK. md. 182/I’e göre; hakim boşanmaya karar verirken, kendisine velayet verilmeyen tarafın çocuk ile ilişkisini de düzenlemek zorundadır. Bunun yanında MK. md. 323’e göre de; “Ana ve babadan her biri, velâyeti altında bulunmayan veya kendisine bırakılmayan çocuk ile uygun kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkına sahiptir”.
Velayetin kullanılması kendisine verilmeyen eşin çocuk ile kişisel ilişkilerinin düzenlenmesinde hakimin sadece dikkate alması gereken şey çocuğun menfaatidir. Bu bağlamda özellikle çocuğun sağlık, eğitim ve ahlak bakımından yararları esas tutulur. Dolayısıyla hakim burada, velayet hakkına sahip olmayan ana ya da baba ile çocuğun görüşme saatini, yerini, çocukla tek başına mı yoksa bir refakat ile mi görüşeceğini, çocuğa faydalı olacak şekilde belirleyecektir.
Ayrıca MK. md. 325’e göre; “Olağanüstü hâller mevcutsa, çocuğun menfaatine uygun düştüğü ölçüde çocuk ile kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkı diğer kişilere, özellikle hısımlarına da tanınabilir. Ana ve baba için öngörülen sınırlamalar üçüncü kişiler için kıyas yoluyla uygulanır.” Hükümden de anlaşılacağı üzere, ana ve baba dışında kalan kişiler de boşanma halinde çocukla aralarında kişisel ilişki kurulmasını hakimden isteyebilirler. Bu ilişkinin kurulması için ana veya baba ile kişisel ilişki kurulmasından farklı olarak, burada ilgilinin talepte bulunması gerekir.
Çocuğa İştirak Nafakası Bağlanması
Boşanmış olma, kendisine velayet verilmemiş olan ana ya da babanın çocuğun bakım masraflarına katılma yükümlülüğüne son vermez. MK. md. 182/II’ye göre; velayet hakkı kendisine verilmeyen eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır. İşte, velayet kendisine verilmeyen eşin çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katılma amacıyla ödediği nafakaya iştirak nafakası adı verilir. Söz konusu durumun çocukların korunmasına yönelik olup, kamu düzenine ilişkin olması nedeniyle hakim bu konuda re’sen karar verir.
İştirak nafakasının miktarının belirlenmesinde, bunu ödeyecek kişinin ve çocuğu kendisine bırakıldığı ana ya da babanın mali gücü ile çocuğun ihtiyaçları göz önünde bulundurulur.
İştirak nafakası, kararın kesinleşmesiyle ödenmeye başlanır ve kural olarak çocuk ergin oluncaya kadar devam eder. Ancak, çocuk ergin olmasına rağmen eğitimine devam ediyorsa, iştirak nafakası eğitim sona erinceye kadar devam eder ( MK. md 328/II).
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
EVLİLİK BİRLİĞİNDE MAL REJİMLERİ
I- GENEL OLARAK

Medeni Kanunumuzun 202 – 282. maddeleri arasında mal rejimi tipleri ve bunların ayrıntıları düzenlenmiştir. Kanunkoyucu, bu hükümlerde “ edinilmiş mallara katılma”, “ mal ayrılığı”, “ paylaşmalı mal ayrılığı”, “mal ortaklığı” olmak üzere başlıca 4 tip mal rejimine yer vermiştir. Bu mal rejimi türlerinden “ edinilmiş mallara katılma” rejimi yasal mal rejimidir. Şöyle ki; eşler, mal rejimi sözleşmesi yaparak, yasal mal rejimi dışında kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini seçebilirler ( MK. md. 202/II). Bunu yapmamışlarsa yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimine tabi olurlar. Mal rejimi sözleşmesi, eşlerin evlenmeden önce veya sonra yaptıkları, aralarında geçerli olmasını istedikleri mal rejimi sistemini belirledikleri veya aralarındaki mal rejimini değiştirdikleri ya da kaldırdıklar sözleşmedir. Mal rejimi sözleşmesi, noterde düzenleme ya da onaylama şeklinde yapılır. Bununla birlikte, taraflar, evlenme başvurusu sırasında taraflar hangi mal rejimini seçtiklerini yazılı olarak da bildirebilirler ( MK. md. 205). Ayrıca şu hususu da belirtmek gerekir ki; mal rejimi sözleşmesi, ancak ayırt etme gücüne sahip olanlar tarafından yapılabilir. Küçükler ile kısıtlılar, mal rejimi sözleşmesi yapabilmek için yasal temsilcinin rızasını almak zorundadırlar.
II- YASAL MAL REJİMİ: EDİNİLMİŞ MALLARA KATILMA REJİMİ
A. Genel Olarak
Medeni Kanunda yasal mal rejimi olarak “ edinilmiş mallara katılma” rejimini kabul etmiştir. Bu mal rejimine hakim olan temel ilke, eşlerin evlilik süresince emekleri karşılığı elde ettikleri mallar üzerinde hak sahibi olmalarıdır. Bir diğer ifadeyle, bir eş emeğiyle bir mal edinirse, diğer eşin de bu emekte az da olsa bir katkısı mevcuttur.
Edinilmiş mallara katılma rejimine hâkim olan ilkeler
1) Emek karşılığı edinilen mallarda hak sahipliği ilkesi
2) Hak sahipliğinin evlilik süresince edinilen mallarla sınırlı olması ilkesi
3) Kural olarak, hak sahibi olan eşe ayni değil, bir alacak hakkı tanınması ilkesi: Şöyle ki; malik kimse tasfiye aşamasında onun malı ona iade edilir, diğer eşe sadece payı oranında bir miktar ödemede bulunulur. Edinilmiş mallara katılma rejimimde kural olarak eşlere tanınan alacak hakkının istisnasını şu düzenleme oluşturur: MK. md. 240’a göre;
“ Sağ kalan eş, eski yaşantısını devam ettirebilmesi için, ölen eşine ait olup birlikte yaşadıkları konut üzerinde kendisine katılma alacağına mahsup edilmek, yetmez ise bedel eklenmek suretiyle intifa veya oturma hakkı tanınmasını isteyebilir; mal rejimi sözleşmesiyle kabul edilen başka düzenlemeler saklıdır.
Sağ kalan eş, aynı koşullar altında ev eşyası üzerinde kendisine mülkiyet hakkı tanınmasını isteyebilir.
Haklı sebeplerin varlığı hâlinde, sağ kalan eşin veya ölen eşin yasal mirasçılarının istemiyle intifa veya oturma hakkı yerine, konut üzerinde mülkiyet hakkı tanınabilir.”

B. Yasal Mal Rejiminin Başlama ve Bitme Anı

Edinilmiş mallara katılma rejimi şu iki halden biriyle başlar:

Eşler evlilik başvurusunda veya sonradan noterde düzenleme veya onaylama şeklinde bir sözleşme yaparak seçimlik mal rejimlerinden birini seçmemişlerse, evlenme sözleşmesinin tamamlandığı anda başlamış olur. VEYA
Eşler aralarında bir sözleşme yaparak o güne kadar var olan seçimlik mal rejimini ( mla ortaklığı, mal ayrılığı veya paylaşmalı mal ayrılığı )değiştirebilirler. O halde yapılacak bir sözleşmeyle edinilmiş mallara katılma rejimine geçiş yapılırsa o andan itibaren edinilmiş mallara katılma rejimi geçerli olur.

Edinilmiş mallara katılma rejimi şu hallerde sona erer:
Eşlerden birinin ölümü ile rejim ölüm anında kendiliğinden sona erer.
Başka bir mal rejimine geçme halinde kendiliğinden sona erer.
Evliliğin mahkemece verilen boşanma veya iptal hükmünün kesinleşmesiyle mevcut mal rejimi dava tarihi itibariyle sona erer.
Mevcut rejimin hakim kararı ile mal ayrılığına dönüştürülmesi halinde sona erer. Şöyle ki; MK. md. 206’ya göre;
“Haklı bir sebep varsa hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine, mevcut mal rejiminin mal ayrılığına dönüşmesine karar verebilir.
Özellikle aşağıdaki hâllerde haklı bir sebebin varlığı kabul edilir:
1. Diğer eşe ait malvarlığının borca batık veya ortaklıktaki payının haczedilmiş olması,
2. Diğer eşin, istemde bulunanın veya ortaklığın menfaatlerini tehlikeye düşürmüş olması,
3. Diğer eşin, ortaklığın malları üzerinde bir tasarruf işleminin yapılması için gereken rızasını haklı bir sebep olmadan esirgemesi,
4. Diğer eşin, istemde bulunan eşe malvarlığı, geliri, borçları veya ortaklık malları hakkında bilgi vermekten kaçınması,
5. Diğer eşin sürekli olarak ayırt etme gücünden yoksun olması.
Eşlerden biri ayırt etme gücünden sürekli olarak yoksun ise, onun yasal temsilcisi de bu sebebe dayanarak mal ayrılığına karar verilmesini isteyebilir.”

C. Edinilmiş Mallara Katılma Rejiminde Mal Grupları
1) Edinilmiş Mal
Edinilmiş mallar her eşin bu mal rejiminin devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değerleridir ( MK. md. 219). Buna göre, bir malvarlığı değerinin edinilmiş mal olarak kabul edilebilmesi için, edinilmiş mallara katılma rejiminin başladığı günden sona erdiği ana kadar geçen süre içerisinde edinilmesi gerekir.
Aşağıda sayılanlar kanunen edinilmiş mal olarak kabul edilmiştir:
1. Çalışmasının karşılığı olan edinimler,
2. Sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurum ve kuruluşlarının veya personele yardım amacı ile kurulan sandık ve benzerlerinin yaptığı ödemeler,
3. Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen tazminatlar,
4. Kişisel mallarının gelirleri,
5. Edinilmiş malların yerine geçen değerler.
Bir eşin bütün malları aksi kanıtlanıncaya kadar edinilmiş mal kabul edilir ( MK. md. 222)

2) Kişisel Mal
Eşlerin sahip oldukları mallardan veya malvarlığı değerlerinden bazıları bizzat kanundan dolayı, bazıları ise eşler arasında yapılan bir sözleşme dolayısıyla kişisel mal sayılır.
Kanundan Dolayı ( MK. md. 220)
1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya ( örneğin; traş takımı, kol saati )
2. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait olan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri ( Örneğin; eşlerden birinin evlenmeden önce aldığı dolayısıyla evlenirken zaten var olan arabası, eşe ailesinden miras kalan taşınmaz, sayısal lotodan çıkan ikramiye )
3. Manevi tazminat alacakları
4. Kişisel mallar yerine geçen değerler

Sözleşmeden Dolayı ( MK. md. 221)
Eşler aralarında yapacakları mal rejimi sözleşmesiyle;
Bir mesleğin icrası veya işletmenin faaliyeti sebebiyle doğan edinilmiş mallara dahil olması gereken malvarlığı değerlerinin kişisel mal sayılacağını kararlaştırabilirler.
Kişisel malların gelirlerinin edinilmiş mallara dâhil olmayacağını kararlaştırabilirler.

Paylı Mal
Belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kişi bunu ispat etmek zorundadır. Eşlerden hangisine ait olduğu ispat edilmeyen mallar onların paylı mülkiyetinde sayılır ( MK. md. 222)

İKİNCİ KISIM
SOYBAĞI
BİRİNCİ BÖLÜM
SOYBAĞININ KURULMASI

I- KAN BAĞINA DAYANAN SOYBAĞININ KURULMASI
A. ÇOCUK İLE ANA ARASINDA SOYBAĞININ KURULMASI
Çocuk ile ana arasında soybağı doğumla kurulur ( MK. md. 282/I). Çocuğun evlilik içinde doğması ile evlilik dışında doğması arasında Soybağının kurulması açısından bir fark yoktur. Çocuğun doğumu anında soybağı kendiliğinden kurulmuş olur.
B. ÇOCUK İLE BABA ARASINDA SOYBAĞININ KURULMASI
Çocuk ile baba arasında soybağı, ana ile evlilik ( çocuğun evlilik içinde doğması veya evlilik dışında doğan çocuğun ana ve babasının sonradan evlenmesi ) , tanıma ve babalık davası sonucunda kurulur.
1) ÇOCUĞUN EVLİLİK İÇİNDE DOĞMASI veya EVLİLİK İÇİNDE
ANA RAHMİNE DÜŞMESİ
a- Babalık Karinesi
Medeni Kanun çocuk ile babası arasında soybağının kurulmasına ilişkin olarak bir karineye yer vermektedir. Şöyle ki; MK. md. 285/I’e göre; “ Evlilik devam ederken veya evliliğin sona ermesinden başlayarak üç yüz gün içinde doğan çocuğun babası kocadır.” Bu karine uyarınca, evlilik devam ederken veya evliliğin sona ermesinden itibaren 300 gün içinde doğan çocuk ile o evlilikteki koca arasında soybağı kurulacak, bir diğer ifadeyle koca, çocuğun babası sayılacaktır.

b- Karinenin Çürütülmesi ( Soybağının Reddi )
Babalık karinesi adi bir karinedir, aksi ispatlanabilir. Bu durumu kanun soybağının reddi olarak ifade etmiştir. Soybağının reddi, yenilik doğuran dava niteliği taşıyan soybağının reddi davasının açılarak babalık karinesinin çürütülmesini ve böylece çocuk ile baba arasındaki soybağının ortadan kaldırılmasını ifade eder.
Koca, baba olduğu karinesini çürüterek soybağını reddedebilir. Bu dava ana ve çocuğa karşı açılır. Koca doğumu ve baba olmadığını veya ananın gebe kaldığı sırada başka bir erkek ile cinsel ilişkide bulunduğunu öğrendiği tarihten başlayarak bir yıl içinde bu davayı açmalıdır. Şu hususu da önemle belirtmek gerekir ki; Anayasa Mahkemesi, MK. md. 2879/I’de öngörülen “ … her halde doğumdan başlayarak 5 yıl …” ibaresini, kocanın Soybağının reddi davası açma hakkının doğumdan itibaren 5 yıllık süre ile sınırlanmasının, “ kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının özünü zedeler nitelik taşıdığı” ve “ kocanın temel hak ve özgürlüklerini hukuk devleti ve adaleti ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırladığı” gerekçeleriyle Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmiştir.
Dava açma süresinin geçmesinden önce kocanın ölmesi veya gaipliğine karar verilmesi ya da sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi hallerinde kocanın altsoyu, anası, babası veya baba olduğunu iddia eden kişi, doğumu ve kocanın ölümünü, sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybettiğini veya hakkında gaiplik kararı alındığını öğrenmelerinden başlayarak 1 yıl içinde soybağının reddi davası açabilirler ( MK. md. 291/I).
Soybağının reddi davası kişiye sıkı surette bağlı bir hakkın kullanılmasına ilişkin olduğu için, koca sınırlı ehliyetsiz de olsa, soybağının reddi davasını yasal temsilcilerinin rızasına ihtiyaç duymadan açabilir. Kocanın tam ehliyetsiz olması halinde ise yasal temsilcilerinin koca adına soybağının reddi davası açması mümkün değildir. Ancak, MK. md. 291 hükmü şartları çerçevesinde diğer ilgililerin kendi adlarına dava açma hakkı söz konusu olabilir.
Çocuk da soybağının reddi davası açabilir. Bu dava ana ve kocaya karşı açılır. Söz konusu dava, çocuğun ergin olduğu tarihten başlayarak en geç 1 yıl içinde açılmalıdır. Ergin olmayan çocuğa kayyım atanır. Kayyım, atama kararının kendisine tebliğinden başlayarak bir yıl, her hâlde doğumdan başlayarak beş yıl içinde soybağının reddi davasını açar. Belirtmek gerekir ki; çocuğa kayyım atanmamış veya çocuğa atanan kayyım tarafından dava açılmamış olması, çocuğun ergin olduktan sonra dava açmasına engel teşkil etmez.
Soybağının reddi davası, taraflardan birinin dava veya doğum sırasındaki yerleşim yeri mahkemesinde açılır ( MK. md. 283 ). Görevli mahkeme ise, Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un dördüncü maddesi gereğince Aile Mahkemesidir.
MK. md. 284’e göre;
Soybağına ilişkin davalarda, hakim maddi olguları re’sen araştırır, kanıtları serbestçe takdir
eder.
Taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hâkimin öngördüğü araştırma ve incelemeye rıza göstermezse, hâkim, durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun aleyhine doğmuş sayabilir.

Soybağının reddi davasında ispat yükü hususu MK. md. 287 ve 288’de düzenlenmiştir. Şöyle ki; çocuk evlilik içinde ana rahmine düşmüşse, Soybağının reddini ileri süren davacı, kocanın baba olmadığını ispatla yükümlüdür ( MK. md. 287). Evlenmeden başlayarak 180 gün geçtikten sonra ve evliliğin sona ermesinden sonraki 300 gün sonra doğan çocuk, evlilik içinde ana rahmine düşmüş sayılır. Çocuk evlenmeden önce veya ayrı yaşama sırasında ana rahmine düşmüşse, Soybağının reddini ileri süren davacı, sadece bu olguyu ispatla yükümlüdür ( MK. md. 288/I). Ancak, gebe kalma döneminde kocanın karısı ile cinsel ilişkide bulunduğu konusunda inandırıcı kanıtlar varsa, kocanın babalığına ilişkin karine geçerliliğini korur.
2) EVLİLİK DIŞINDA DOĞAN ÇOCUĞUN ANA ve BABASININ SONRADAN EVLENMESİ
Evlilik dışında doğan çocuk, ana ve babasının birbiriyle evlenmesi halinde kendiliğinden evlilik içinde doğan çocuklara ilişkin hükümlere tabi olur ( MK. md. 292). Ana ve baba evlenme sırasında veya evlenmeden sonra nüfus memuruna durumu bildirirler. Yetkili nüfus memuru, eşlerin evlenme sırasındaki veya evlenme akdi yapıldıktan sonraki yerleşim yerindeki nüfus memurudur. Şu hususu da önemle belirtmek gerekir ki; söz konusu bildirimin yapılmamış olması, çocuğun evlilik içinde doğan çocuklara ilişkin hükümlere tabi olmasını engellemez ( MK. md. 293/II).
Evlenme ile kurulan soybağına itiraz edilebileceği hükme bağlanmıştır ( MK. md. 294). Şöyle ki; sonradan evlenme yoluyla soybağının kurulmasına,
Ana ve babanın yasal mirasçıları
Çocuk, çocuğun ölümü veya ayırt etme gücünü kaybetmesi halinde çocuğun altsoyu
Cumhuriyet savcısı
itiraz edebilir.
İtiraz edenler, kocanın baba olmadığını ispatla yükümlüdürler ( MK. md. 294)
Tanımanın iptaline ilişkin hükümler kıyas yoluyla burada da uygulanır. Bu bağlamda, itiraza ilişkin davanın tabi olduğu süre, tanımanın iptaline ilişkin davanın tabi olduğu hak düşürücü süreleri belirleyen MK. md. 300 hükmüne tabidir. Buna göre; ana veya babanın yasal mirasçıları veya Cumhuriyet savcısı tarafından açılan dava, çocuğun sonradan soybağının kurulmasını sağlayan evliliğin gerçekleştiğini ve kocanın baba olmadığını öğrendikleri tarihten başlayarak 1 yıl ve her halde evlenmenin gerçekleştiği tarihten itibaren 5 yıl geçmeden açılır.
Yetkili ve görevli mahkeme, taraflardan birinin dava veya doğum sırasındaki yerleşim yeri mahkemesinde açılır ( MK. md. 283 ). Görevli mahkeme ise, Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un dördüncü maddesi gereğince Aile Mahkemesidir.